Bazı kelimelerin anlamını sözlüklerden öğrenirsiniz, bazılarını kitaplardan, bazılarını da hayatın bizzat kendisinden. Öyle kelimeler vardır ki anlam dünyanıza bir gün hiç beklemediğiniz bir anda girer ve bütün bildiklerinizi yeniden sorgulatır. Kelimenin sözlükteki karşılığıyla insanın ruhunda bıraktığı karşılık her zaman aynı değildir. Bazen bir kelime, bir insanın kırılan umudunda, bazen sessizce dökülen gözyaşlarında, bazen de sabah işe giderken hızlanan kalp atışlarında kendisini gösterir.
Mobbing de benim için böyle bir kelime oldu.
Uzun zamandır duyduğum, üzerine yazılar okuduğum, hatta bu konuda kurulmuş derneklerin faaliyetlerini yakından incelediğim bir kavramdı mobbing. Sözlüklerde iş yerinde bir veya birden fazla kişi tarafından bir çalışana sistematik, kasıtlı ve uzun süreli olarak uygulanan psikolojik baskı, yıldırma, dışlama ve duygusal taciz olarak tanımlanıyor. Türk Dil Kurumu ise bu kelimenin Türkçe karşılığı olarak "bezdiri" sözcüğünü öneriyor.
Ne kadar da düşündürücü bir kelime: Bezdiri!
İnsanı işinden, emeğinden, heyecanından, hatta zamanla kendisinden bezdirmek...
Peki, beni bu kelimenin etrafında düşünmeye, onun üzerine yazmaya iten neydi?
Öncelikle yakın ve uzak çevremdeki insanların, özellikle de meslek hayatına yeni başlamış gençlerin yaşadıkları. Ast ile üst arasındaki ilişkilerde giderek kaybolan nezaket, resmiyetin arkasına saklanan üslupsuzluk, yönetme yetkisinin zaman zaman insanı incitme hakkıymış gibi algılanması...
Eskilerin çok yerinde bir sözü vardır: "Üslûb-ı beyân ayniyle insandır."
İnsan, kendisini en çok konuşurken ele verir. Kelimeler yalnızca düşüncelerimizin değil, karakterimizin de aynasıdır. Bir insanın makamı, unvanı, yetkisi ne olursa olsun kullandığı dil onun insanlık birikimini ortaya koyar. Hele ki kamusal alanda görev yapan bir yöneticinin dili yalnızca kendisini değil, temsil ettiği kurumun kültürünü de yansıtır.
Oysa bazen öyle ifadelerle karşılaşıyoruz ki insan kendisini bir kamu kurumunda değil, sert bir emir komuta düzeninin içerisinde hissediyor. Resmî yazışmanın, görev dağılımının, iş disiplininin gerektirdiği ciddiyet başka; kişisel otoriteyi hissettirmek amacıyla kullanılan buyurgan ve kırıcı dil bambaşka bir şeydir.
Disiplinle tahakkümü, otoriteyle kibri, yöneticilikle hükmetmeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir yönetici elbette görev verecek, iş isteyecek, sorumlulukları hatırlatacaktır. Ancak bütün bunları yaparken karşısındaki insanın da bir hayatı, bir ailesi, bir onuru, bir ruh dünyası olduğunu unutmamalıdır. Çünkü hiçbir makam, insana bir başka insanın kişiliğini örseleme hakkı vermez.
Asırlar öncesinden bugüne uzanan Türk devlet geleneğinde yönetim anlayışının merkezinde insan vardır. Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig adlı eserinde adalet, akıl, erdem ve devlet yönetimi birbirinden ayrı düşünülmez. Devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değil, o kanunların ruhunu yaşatan adalet ve insanlık anlayışıdır. Dilin de bu anlayışın hizmetinde olması gerekir.
Devlet dediğimiz yapı, milletin kendisinden ayrı düşünülebilir mi?
Devlet, millete hizmet etmek için vardır. Kamu görevi de bu hizmetin sorumluluğunu taşımaktır. Makamlar kişisel üstünlük alanları değil, toplumsal sorumlulukların emanet edildiği yerlerdir. O emaneti taşıyanların öncelikle insanı koruması, emeğe saygı göstermesi, adaleti gözetmesi gerekir.
İşte tam bu noktada kurum kültürü dediğimiz kavram çıkıyor karşımıza.
Bir kurumun kültürü yalnızca duvarlarına asılmış ilkelerden, hazırlanmış yönetmeliklerden, düzenlenen toplantılardan ibaret değildir. Kurum kültürü, sabah kapıdan içeri giren çalışanın yüzündeki ifadede kendisini gösterir. İnsanların birbirine günaydın derken duyduğu samimiyette, bir sorun karşısında gösterilen dayanışmada, başarıların birlikte paylaşılmasında, hataların insanı aşağılamadan düzeltilmesinde yaşar.
Bir kurum, çalışanlarının birbirine güvenebildiği ölçüde güçlüdür.
Bir kurum, insanlarının huzurlu olduğu ölçüde üretkendir.
Bir kurum, adaleti yaşatabildiği ölçüde saygındır.
Hayatımızın önemli bir bölümünü çalışma alanlarımızda geçiriyoruz. Günümüzün saatleri, yıllarımızın büyük bir kısmı bu mekânlarda tükeniyor. Öyleyse insan neden çalıştığı yere giderken huzursuz olsun? Neden sabah evinden çıkarken kalbi sıkışsın? Neden bir kapının açılmasından, bir telefonun çalmasından, bir yöneticinin kendisini çağırmasından endişe duysun?
İnsan, görev yaptığı yere korkuyla değil, güvenle gitmelidir.
Çünkü huzur, üretkenliğin görünmeyen kaynağıdır. Mutluluk yalnızca bireysel bir duygu değildir; insandan insana geçen, çalışma ortamını besleyen, dayanışmayı güçlendiren bir değerdir. Nasıl ki aile içerisinde sevgi ve güven bireyleri birbirine bağlıyorsa kamusal alanda da adalet, nezaket ve karşılıklı saygı insanları ortak bir amacın etrafında birleştirir.
Bir kurumun başarısı, yalnızca ortaya koyduğu sayısal sonuçlarla ölçülemez. O başarıya ulaşılırken kaç insanın mutlu olduğu, kaç insanın emeğinin takdir edildiği, kaç insanın kendisini değerli hissettiği de önemlidir.
Hele meslek hayatına yeni başlamış gençler...
Onların gözlerindeki heyecanı, geleceğe ilişkin umutlarını, bir şeyler başarma arzularını yakından biliyorum. İdealist bir gencin mesleğine duyduğu sevgiyi korumak, aslında toplumun geleceğini korumaktır. Çünkü gençlerin idealleri yalnızca kendilerine ait değildir; toplumun yarınlarına bırakılmış birer emanettir.
Refik Halit Karay'ın Şeftali Bahçeleri hikâyesini hatırlıyorum.
Bir idealin, yerleşmiş alışkanlıkların ve atalete dönüşmüş bir düzenin içerisinde nasıl yavaş yavaş eriyebildiğini anlatan o çarpıcı hikâye...
Bugün de gençlerimizi benzer bir döngünün içerisinde kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmamalıyız. Onların heyecanları kurumların alışkanlıklarına kurban edilmemeli. Üretme arzuları kırılmamalı. Sorgulayan, düşünen, yenilik arayan gençlerin önüne görünmez duvarlar örülmemeli.
Bir gencin mesleğine başladığı gün taşıdığı heyecanı yıllar sonra da koruyabilmesi, yalnızca onun başarısı değildir. Aynı zamanda çalıştığı kurumun ve yöneticilerinin de başarısıdır.
Yönetmek biraz da insan yetiştirmektir.
İnsan yetiştirmek ise insanı tüketerek değil, ona imkân tanıyarak mümkündür.
Burada kendime sormadan edemiyorum:
Bir insanın gözyaşı üzerine nasıl bir idare anlayışı kurulabilir?
Bir çalışanın mutsuzluğundan nasıl bir başarı çıkarılabilir?
İnsanları sindirerek elde edilen sessizlik, gerçekten huzur mudur?
Yoksa korkunun kendisine açtığı geçici bir alan mıdır?
Bazen insan, makamın kişiye mi hizmet ettiğini, kişinin makama mı hizmet ettiğini ayırt etmekte zorlanıyor. Kimi zaman şahsi beklentilerin, kimi zaman psikolojik gelgitlerin, kimi zaman da denetlenmeyen bir benlik duygusunun yönetim anlayışına yön verdiğini düşündüren davranışlarla karşılaşıyoruz.
Oysa makamın büyüklüğü, o makamda oturan insanın kendisini ne kadar büyük gördüğüyle değil, sorumluluğunu taşıdığı insanlara ne kadar değer verdiğiyle ölçülmelidir.
Türk devlet geleneğinin tarihî yürüyüşüne baktığımızda Oğuz Kağan'dan Fatih Sultan Mehmet'e, oradan Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e uzanan çizgide farklı dönemlerin şartları içerisinde devletin ve milletin varlığını koruma, topluma karşı sorumluluk taşıma düşüncesini görürüz. Özellikle Cumhuriyet'in kamu yönetimi anlayışında esas olan, milletin egemenliği ve kamu yararıdır.
Yöneticilik, insanın üzerinde yükselmek değil, insana hizmet etme sorumluluğunu üstlenmektir.
Elbette her anlaşmazlığı, her sert sözü, her yönetimsel uyuşmazlığı mobbing olarak değerlendiremeyiz. Mobbing, süreklilik ve sistematiklik taşıyan bir psikolojik yıldırma sürecidir. Ancak bu ayrım, gündelik hayattaki nezaketsizliği, kırıcı tavırları ve insan onurunu zedeleyen davranışları önemsiz kılmaz. Tam tersine, küçük görülen üslup bozukluklarının zamanla nasıl bir kurum iklimi oluşturabileceğini düşünmemizi gerektirir.
Kurumları yalnızca binalar, yönetmelikler, kadrolar ve makamlar oluşturmaz. Kurumları yaşatan insandır. İnsanların birbirine duyduğu güven, gösterdiği saygı, paylaştığı sorumluluk ve geliştirdiği dayanışma duygusudur.
Ailede huzuru sağlayamayan bir anlayışın toplumsal ilişkilerde huzur üretmesi ne kadar zorsa, kendi çalışanlarının mutluluğunu önemsemeyen bir kurumun topluma sağlıklı bir hizmet sunması da o kadar güçtür.
Unutmayalım ki çalışma hayatındaki mutsuzluk yalnızca iş yerinin duvarları arasında kalmaz. Eve taşınır. Aileye yansır. Çocukların yüzüne, eşlerin konuşmalarına, sofraların sessizliğine kadar uzanır. Bir insanın iş yerinde yaşadığı kırgınlık, bazen bütün bir ailenin huzurunu etkiler.
Bu yüzden kurum kültürünü korumak, yalnızca yöneticilerin değil, o kurumun bütün mensuplarının ortak sorumluluğudur. Haksızlık karşısında susmamak, incitilen insanın yanında durmak, doğruyu makamına göre değil vicdana ve adalete göre değerlendirmek gerekir.
Çünkü bazen zulmün büyümesine sebep olan yalnızca onu uygulayanların davranışları değil, ona tanık olduğu hâlde sessiz kalanların kayıtsızlığıdır.
İnsanın en büyük sınavlarından biri de budur:
Güçlünün yanında yer almak kolayken haklının yanında durabilmek.
Makam sahibine yakın olmanın sağlayacağı imkânları düşünmek yerine incitilen insanın onurunu koruyabilmek.
Bir başkasının gözyaşını kendi huzurumuzun bedeli olarak görmemek.
Ve en önemlisi, mazlumun yanında durmamız gerekirken zalimin safında yer almamak.
Çünkü insan bazen yalnızca yaptıklarından değil, yapılmasına göz yumduklarından da sorumludur.
Sonunda dönüp yine kelimelere geliyorum.
Mobbing...
Bezdiri...
Yıldırma...
Birbirinden farklı seslerle söylenen ama insanın ruhunda aynı yarayı açabilen kelimeler.
Belki de asıl mesele bu kelimelerin sözlüklerdeki karşılıklarını bilmek değil, onların bir insanın hayatında karşılık bulmasına engel olabilmektir.
Bir insanın emeğini korumak, onun umudunu korumaktır. Bir insanın onurunu korumak, toplumun vicdanını korumaktır. Bir gencin heyecanını yaşatmak, geleceğe duyulan inancı yaşatmaktır.
Makamlar gelip geçer. Unvanlar değişir. Yetkiler sona erer. Geriye insanın başka insanların hayatında bıraktığı izler kalır.
Kimileri ardında korkuyla hatırlanan bir ses, kimileri de güvenle anılan bir isim bırakır.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormanın zamanıdır:
Bir gün bulunduğumuz makamdan ayrıldığımızda, ardımızdan insanların rahat bir nefes alması mı, yoksa bizi güzel duygularla hatırlaması mı daha anlamlıdır?
İnsan olmanın, insan kalmanın ve insana hizmet etmenin bütün meselesi belki de bu sorunun cevabında saklıdır.
Çünkü adaletin sustuğu yerde huzur, merhametin çekildiği yerde insanlık uzun süre barınamaz.
Ve hiçbir makam, bir insanın gözyaşından daha değerli değildir.