Her sene Türk Dil Bayramı’nın 26 Eylül’de kutlandığını bilmeyebilirsiniz. Çünkü maalesef böyle güzel ve önemli bir gün toplumsallaşamadı; hevesli ve heyecanlı öğretmenler gündeme getirmeseler, konu gündeme bile gelmeyecek.

8. yüzyılda yazılıp dikilen Orhun Abideleri ile 11. Asırda yazılan Kutadgu Bilig ve Divanu Lugati’t-Türk ile sonraki yıllarda Yunus Emre, Dede Korkut, Fuzûlî, Bâkî, Nedim, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Aşık Dertli ile dünyanın en güzel dil geleneğini kuran milletlerden biri olarak, Dil Bayramı’na ayrı bir önem verilmesi gerekirdi ama ne yazık ki, Türkiye çapında birkaç nitelikli arkadaşın yaptığı konuşma dışında pek bir şey göremedim sosyal medyada. Normal medyanın zaten bu gibi konulara hiç ilgisi yok…

Yahya Kemal Beyatlı’nın “Türkçe, ağzımda annemin ak sütü gibidir” dediği dilimiz ile ilgili hassasiyetlerin kaybolması ne kadar tehlikeli.“Türkçem, benim ses bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dil vurgusunu kaybetmek ne kadar tehlikeli bir durum!...

Tabi dili sadece belirli kurallar ve ek-kök’ten ibaret bir “ezber ve sınav sorusu bilgisi” hâline getirirseniz, olacağı budur…

Neyse ki Muğla’da konuya hassasiyetle yaklaşan MBA (Modern Bilim Akademisi) Okulları, bir konferans isteyince seve seve gittim. Toplantıyı eski öğrencilerimizden Ebru Mocan düzenlemişti. Önce, bir öğrencimin hassasiyeti ve ne yalan söyleyeyim, bir de MBA Okullarını merak etmemin etkisiyle Türk Dil Bayramı’nın şanına yakışacak bir şekilde bir hazırlık yaptım.

Okulu merak ediyordum…

Günü geldi… Ebru hanım telefondan konum attı ve okula gitmek için yola koyuldum. Okul Muğla’nın 10 kilometre dışındaki kavşaktan sola dönülünce yapılmakta olan evlerin arkasında olacaktı, Yapılmakta olan evleri geçer geçmez, cennet gibi bir yere girmekte olduğumu görünce çok heyecanlandım. İki tarafta tepe yükseliyordu ve yolun etrafı ve yamaçlar yemyeşil ağaçlarla doluydu. “Bahar ayında öğrenciler her 15-20 günde bir, çiçeklerin değişmesine şahit olarak derslere giriyorlardır.” diye düşünerek yol alıyordum. Yol ayrımından sonra 3 dakikada okula ulaşıp tabiat manzarası kadar heyecanlandıran bir yapı ile karşılaşınca, şaşkınlığım ve heyecanım daha da arttı. Kampüse girip binaların içini görünce, “Eh!... Bu kadar olur işte!...” diyerek Millî Eğitim Bakanlığı’nın standartlarının çok çok üstünde bir okulda konuşacağımı anladım.

Konferans Salonuna geçtik… Harika bir salon… Bir okulda 450 kişilik ve son derece imkânlı bir salonla karşılaşmak beni gerçekten heyecanlandırdı. Çünkü okulları sadece derslikten ibaret görmeyen bir zihniyete sahibim. Vaktiyle üniversitrenin binalarını yaparken de konferans salonları hassasiyetimi hep dile getirmiştim. Kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı da aynı hassasiyete sahip olduğu için 1 büyük 3 orta büyüklükte ve 10 kadar komisyon odası olan Atatürk Kültür Merkezi yapıldı; şimdi yetmiyor.

Türk Dil Bayramı konuşmam için 2 öğrenci bana eşlik etmek ve soru sormak için hazırlanmışlar. Sorular çok güzeldi. Dilin estetik boyutundan, yerel ağızların dildeki yerine kadar; konuşma dilindeki özelliklerden edebiyatın konuşmalara sağladığı katkılara kadar sorular soruldu. Elbette edebiyatın estetik yönü sorulur da şiirden söz edilmez mi?? Karacaoğlan’ın,

Mardin’den de Karacoğlan mardin’den

Çeken bilir ayrılığın derdinden

Yıkılası Karlı dağın ardından

Çekip gider bir gözleri sürmeli

şiiriyle başlayıp Cahit Külebi’nin

Savaştepe Köprüsünden trenler

Sel olup İzmir’e akar

İzmir’in denizi kız, kızı deniz

Sokakları hem kız hem deniz kokar

İstanbul’dan bir yar sevdim adamı günaha sokar

şiirini okuyup Bekir Sıdkı Erdoğan’ın bir şiirine gelip ve Şehriyar’ın Haydar Baba’ya Selam şiirine kadar getirdik konuyu.

Arkasından, dilin başka zenginliği olan hikâye diline temas edip Sait Faik, Tarık Buğra, Bahaeddin Özkişi hikayelerinden kısa örnekler verdik. Sait Faik’ten örneğin Sinagrit Baba’daki “Adam o kadar riyâkârdı ki, riyâkârlığını bugüne kadar kendisine bile hissettirmemişti” cümlesini verdim; Tarık Buğra’dan Oğlumuz hikâyesindeki “Hatta asıl değişiklik uykularında oldu. Eskiden bizi bekler gibi uyurdun”. cümlesini; Bahaeddin Özkişi’nin Passionya Buluntuları hikâyesinden “Küstah GORLAR ‘Güzel değil’ demişti senin için. O zamanlar güzele güzel denirdi. Çirkine güzel demenin ne ağır suç olduğu anayasanın ‘İnsan ve ülke güzel var olduğunca vardır.’ cümlesiyle sarih olarak belirtilmişti.” cümlesini örnek olarak okudum.

Yerek ağızlar sorulur da Muğla Ağzı şiirimi okumamak olmazdı. Buna ilaveten bir de Muğla- Denizli ağzı örneği için “batmak-barmak” yardımcı fiilini örnek verirken eli kulağa atıp “Kar mı yağıp-ba Yarengüme’nin dağına efem” türküsünü söylemeden geçmek yakışmazdı.

Konferanstan sonra öğrencilerin sordukları sorular da çok kaliteliydi. Demek ki öğrenciye sadece bilgi ezberletmek değil, soru sorduracak meraklar da aşılamak gerekir.

Konuşmadam sonra kısa bir okul turu ile son derece memnun oldum. Spor salonları, yüzme havuzları, kütüphane, satranç salonu, açık spor alanları… Okuldan değişik alanlarda derece alan öğrencilerin olduğunu duyunca çok memnun oldum. Müdür Atilla Irmak ve Türkçe-Edebiyat Öğretmeni Ebru Mocan ile Lise Rehber Öğretmeni Serap Demircan hanımların verdiği bilgilerle okulu gördüğümde dediğim “Eh… Bu kadar olur işte!...” tespitimin yerinde olduğunu anladım. Okulun mevkisi kalite, binası kalite, hocaları kalite…

Bina Muğla’mızın girişimcilerinden Abdurrahim Tuna’ya aitmiş. Harika bir yapı. Okulun kurucu şirketi, MEDİCANA EĞİTİM GRUBU imiş. Modern Bilimler Akademisi”nin Türkiye’de 34 ayrı kampüsü varmış…

Okulun şehir dışında olmasının faydalarını hemen hissettim. Bir kere ipini koparan oralara gidip şiddet uygulayamaz ve bir de uyuşturucu tüccarları oralarda burunlarını dahi gösteremez. Ben zaten ilk ve ortaokul-liselerin şehir dışına taşınmasına taraftarım. Daha kontrollü ve daha güvenli olur…

MBA Okulu ile güzel bir öğleden sonra geçirdim. Okulu kuranlara ve programı düzenleyenlere teşekkür ederim.