Boş masa, dolu ayrıcalık

Eskiden bir lokantaya girerdik.

“Boş yer var mı?”

“Var abi, buyur.”

Mesele kapanırdı.

Şimdi kapıdan girer girmez soruyorlar:

“Rezervasyonunuz var mı?”

Yok.

İçerisi bomboş. Masalar boş, sandalyeler boş, garsonlar bekliyor.

Ama yer yok.

Rezerve.

Son yıllarda hayatımızın her alanını ele geçiren bir kelime bu.

Berbere randevu, restorana rezervasyon, kahveye uygulama.

Alt tarafı iki lokma yiyeceğiz, sanki uzay istasyonuna kenetlenme izni istiyoruz.

Elbette rezervasyona karşı değilim. İnsan plan yapabilir, işletme de hazırlık.

Ama her şeyin bu kadar kodlu, onaylı, sıraya dizilmiş olması tuhaf.

Bazen canın ister, yolda yürürken bir kahve, denizi görünce bir çay.

Kendiliğindenlik ister insan.

Ama yok. Önce rezervasyon.

Asıl mesele burada başlıyor.

Denize bakan güzel bir masa var. Rüzgâr almıyor, manzara şahane. Bomboş.

“Şuraya oturabilir miyiz?”

Garsonun yüzünde o tanıdık ifade:

“Maalesef, orası rezerve.”

Kim gelecek belli değil. Ne zaman geleceği belli değil.

Ama gelecek.

Belki önemli bir iş insanı, belki bir başkan, belki mekân sahibinin yakını.

Kim olduğunu bilmiyoruz ama bizden önemli olduğu kesin.

Biz buradayız, o yok. Ama masa onun.

Bazen o masa saatlerce boş kalır. Siz yemeğinizi bitirir, kalkarsınız.

Masa hâlâ boş.

Demek ki bazı insanların yokluğu, bizim varlığımızdan daha itibarlı.

Bir de bizim memleketin hatırlı müşteri meselesi var.

Kapıdan “Şefim, bize güzel bir yer ayarlasana” demek yetiyor.

Tanıyorlarsa bir anda yer açılıyor, rezerve yazısı kalkıyor.

Çünkü siz sıradan müşteri değilsiniz.

İtiraf edeyim, ben de zaman zaman bu oyunun içinde yer aldım.

Sütten çıkmış ak kaşık değilim.

Ama insan bazen kendisinin de parçası olduğu saçmalığı sorgulamalı.

Çünkü mesele yalnızca bir masa değil.

Artık nerede oturduğunuz bile konumunuzun göstergesi.

Ön masalar önemli insanlara, manzaralı masalar hatırlılara, köşe masalar özel misafirlere.

Geri kalanlar da yemek yesin.

Sanki restoran değil, küçük bir sınıflı toplum modeli.

Bu ayrımı kimse açıkça söylemiyor. Ama herkes biliyor.

Kim kapıda bekler, kim doğrudan içeri alınır?

Kim boş masa arar, kimin masası önceden hazırlanır?

Küçük ayrıntılar gibi görünür.

Ama bir toplumun insanlara nasıl değer biçtiğini en iyi bu küçük ayrıntılar gösterir.

Bizde para yetmiyor. Tanınmak da istiyoruz. Öncelik görmek istiyoruz.

Başkalarının beklediği yerde beklememek istiyoruz.

Ve en önemlisi, herkesin gördüğü bir ayrıcalık yaşamak istiyoruz.

Ayrıcalığın görünmemesi, bazıları için ayrıcalık sayılmıyor.

Ayrıcalık başkasına tanındığında öfkeleniyoruz.

Kendimize tanındığında gayet doğal karşılıyoruz.

Başkasının torpili ahlaksızlık, bizimki küçük bir jest.

Böyle böyle herkes kendisini diğerlerinden biraz daha önemli görüyor, sıradan olmayı utanç sayıyor.

Oysa sıradan bir insan olmak utanılacak bir şey değil.

Bir restorana girip kimseyi tanımadan, kimseye telefon açmadan, kimsenin hatırını kullanmadan güzel bir masaya oturabilmek de sıradan bir beklenti olmalıydı.

Ama biz sıradanlığı küçümsedikçe sıradan haklarımız bile ayrıcalığa dönüştü.

Hayat zaten yeterince kurallı.

İş, trafik, fatura, randevu, şifre, onay kodu…

İnsan bazen bütün bunlardan uzaklaşıp denize karşı bir bardak çay içmek istiyor.

Ama karşısına yine aynı kelime çıkıyor:

“Rezerve!”

Aslında biz bu işe yabancı değiliz.

Çocukluğumuzun evlerini hatırlayın.

En güzel oda salondu, kapısı çoğu zaman kapalıydı. Misafir gelince açılırdı.

En güzel koltuklara biz oturamazdık. En iyi tabaklar dolaplarda saklanırdı.

Biz evin sahipleriydik ama evin en güzel şeyleri başkalarına ayrılmıştı.

Ruhumuzun o tedirgin ezikliği oradan başlıyor;

hayatın en güzel yerlerine bizim değil, hep “başkalarının” layık olduğu inancından.

Eskiden evimizin en güzel yeri misafire rezerveydi.

Şimdi hayatın en güzel yerleri hatırlı insanlara…

Ama hakkını teslim edelim, her rezervasyon aynı değil.

İstanbul’da, eski adıyla Rejans (bugünkü adıyla 1924 İstanbul) olan tarihî restoranda bir masa var.

Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına ayrılmış. Üzerinde yazıyor:

“SONSUZA KADAR REZERVE.”

İşte o masayı seviyorum.

Çünkü bazı masalar birilerinin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için değil,

bir toplumun kimi unutmak istemediğini göstermek için ayrılır.

Biri ayrıcalığın, diğeri vefanın masasıdır.

Keşke ikisini birbirine karıştırmasak.

Belki de asıl sorun masaların rezerve olması değil.

Bizim, hayatın en güzel yerlerinin hep birileri için ayrılmış olmasına alışmamız.

Ve daha kötüsü, o birilerinden biri olabilmek için gösterdiğimiz çaba.

Dilerim bir gün kimsenin hatırlı olmak zorunda kalmadığı,

güzel bir masaya oturmak için tanıdık aramadığı,

insan olmanın yeterli sayıldığı günler görürüz.

Ama korkarım…

O masa sonsuza kadar rezerve kalacak.