Bir ülkenin bağımsızlığı,

Sadece sınırları korumakla değil,

Kendi toprağından çıkan,

Ürüne de sahip çıkmakla olur.

Ne yazık ki güzel ülkem de tarım,

Uzun süredir,

Ötelenmiş,

Tökezletiliş,

Öldürülmüş,

Bir sektör olarak duruyor.

Oysa soframıza gelen her gıda,

Tarımsal üretim sayesindedir.

Bugün çiftçi;

Mazot,

Gübre,

Sulama maliyetleri altında,

İnim inim inlerken,

Ürettiği ürün,

Pazar fiyatına göre,

Zararına satıyor.

Kazanan aracı,

Kazanan simsar,

Kazanan rantçı oluyor.

Hal böyle olunca köyler boşalıyor.

Gençler toprağı terk ediyor.

Bir zamanlar buğday deposu,

Tahıl ambarı olan Anadolu,

Artık buğdayı,

Samanı,

Mercimeği ithal eder hale geldi.

Anadolu tarımı can çekişiyor.

TUİK verilerine göre son 20 yılda,

Türkiye’nin tarım alanları,

Yaklaşık 3,5 milyon hektar azaldı.

Çiftçilerin kayıtlı sayısı ise,

2008’de 1,2 milyon iken,

Bugün 500 binin altına düştü.

Yani köyler boşalıyor.

Üretim kan ağlıyor.

Çiftçinin derdi sadece üretmek değil,

Ürettiğini satamamak.

1(Bir)litre süt üremek için,

Çiftçinin maliyeti,

15 liraya dayanmış iken,

Üreticiye verilen fiyat 12-13 lira.

Çiftçi zarar ettikçe,

Hayvanını kesime gönderiyor ya da,

Üretimden çekiliyor.

Sonuç ithalat,

Sonuç hayvansal ürünlerde,

Market,kasap fiyatlarının uçması.

İşte bu yüzden.

Mazot,gübre,ilaç,tohum…

Hepsi dövize endeksli.

Çiftçi tarlasını sürmek için,

Mazota litre başına 45 lira para ödüyor.

Oysa Avrupa’da çiftçiye,

Bu girdilerde destek sağlanıyor.

Biz de ise çiftçi borç sarmalına mahkum ediliyor.

Çiftçiye destek sağlamak sadece bir lütuf değil,

Bir zorunluluktur.

Yerli tohum korunmalı.

İthalata dayalı sahte çözümlerden,

Pansuman yöntemlerden uzaklaşmalıdır.

Yerli tohum politikası devlet eliyle desteklenmeli,

Çiftçiye gerçekçi destek sağlanmalı,

Mazot ve gübreden vergi yükü kaldırılmalıdır.

Tarım günlük siyasettin değil,

Milli güvenlik sorunu olarak görülmelidir.

Unutmayalım ki;

Bir ülke karnını doyuramıyorsa,

Bağımsızlığını da koruyamaz.

Bugün toprağımıza sahip çıkmazsak,

Yarın açlığın pençesine düşmek kaçınılmazdır.

KADININ SESİ

Kadının sesi siyasette neden bu kadar kısık?

Ülke nüfusunun yarısı kadınlardan oluşuyor.

Karar mekanizmalarına baktığımızda tablo vahim.

Kadınlar hala siyasetin kıyısında,

Ve çoğu zamanda vitrin süsü gibi kullanılıyor.

Son seçim sonuçlarına baktığımızda,

TBMM’de kadın milletvekili oranı hala %20 nin altında,

Oysa dünya ortalaması %26 ‘yı geçti.

İskandinav ülkelerinde bu oran %50 ler de.

Yani biz kadın temsiliyetinde,

Hem bölgesel,

Hem de küresel ölçekte geriyiz.

Kadınlar siyasete girdiğinde ne olur? derseniz.

Öncelikle demokrasi güçlenir.

Çünkü kadın,

Hayatın yükünü sırtında taşıyan taraftır.

Eğitimde,

Sağlıkta,

Tarımda,

Ekonomide,

Aile içinde.

Bu gerçekliği bilinen birinin,

Karar alma mekanizmalarında olması,

Topluma doğrudan yansıma yapar.

Kadının siyasetteki varlığı,

Sadece kadınlar için değil,

Bütün toplum için kazanımdır.

Peki neden olmuyor?

Çünkü siyaset erkek egemen,

Bir alan olarak inşa edildi.

Kadın,çoğu zaman‘eş’ya da,

‘anne’kimliği ile öne çıkarılıyor.

Fikirleri,

Projeleri,

Liderlik becerileri ise,

Geri plana itiliyor.

Parti içi kotalar,

Kağıt üzerinde kalıyor.

Gerçek hayatta uygulanmıyor.

Kadın adaylar ya alt sıralara yazılıyor ya da,

Sembolik bölgelerden gösteriliyor.

Çözüm belli;

-Kadın kotası yasal güvenceye alınmalı,

-Partilerin aday belirleme süreçleri,

Şeffaf olmalı.

Seçimlerde para pul işleri dönmesin artık

-Kadın siyasetçiler sadece ‘kadın meselelerinde’ değil,

Dış politikadan,

Ekonomiye kadar,

Her alanda söz sahibi olmalıdır.

–Kadının sesi yükseldikçe,

Siyasetin dili de sertlikten uzaklaşıp,

Daha kapsayıcı hale gelir.

Buna karşın,

Ülkemizde siyaset hala erkeklerin kulübü gibi işliyor.

Erkek egemen siyaset düzeni,

Kadınların gücünden korkuyor.

Kadınları siyasetin dışında tutmak,

Ülkenin yarısını susturmak anlamına geliyor.

Unutmamalıyız ki,

Kadın yoksa demokrasi yoktur.