Liseyıllarımda "Tam Sorumlu Hiç Yetkisiz" isimli bir kitap okumuştum. Adı dışındakitaba dair aklımda kalan hiçbir şey yok.

Şimdine oldu da bu kitap aklına geldi derseniz, yazmak istediğim konuya başlık aramaarayışından diyebilirim. Yaklaşık otuz yıl önce okuduğum bu kitabın ismindenyola çıkarak bu başlığı koydum yazıma.

Tamduyarlı, hiç sorumsuz!

Kusurabakmayın; aynen öyle bir toplum olduk.

Tamduyarlıyız. Duyarlı olduğumuz konularda yapılan bir açıklamaya, değerlerimizeyapılan bir saldırıya, aleyhte söylenen bir söze, yayınlanan bir fotoğrafa,paylaşılan bir görüntüye karşı hiç tepkisiz kalmıyoruz.

Lanetleme,kınama mesajı paylaşma ve bildiri yayınlama klasik tepkilerimiz.

Atılanbirkaç slogan, siyah bir zemin üzerinde duygusal bir paylaşım, güçlücümlelerden oluşan bir basın açıklaması ya da duyguları harekete geçiren bir video.

İsrail'ilanetlemek kolay; ezberlediğimiz anti-siyonist sloganları sosyal medyahesaplarımızdan paylaşmak yeterli.

Değerlerimizeyapılan saldırıları lanetlemek kolay; şehir meydanında toplanıp birkaç basitafiş ve elde taşınan döviz manzaralı açıklama yapmak yeterli.

Kutsalımızayapılan saldırıları lanetlemek kolay; o kutsala bağlılığımıza dair birkaç süslücümle kurmak ve bunu kişisel hesaplarda paylaşmak yeterli.

Buörnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Çünkübunlar en kolay tepkiler... En üst perdeden gösterilen, ancak sahibi açısındanen masrafsız tepkiler... Duygusal olarak bizi en çok tatmin eden, ancaksonuçları itibariyle de en zararsız tepkiler. Emek gerektirmeyen, terdöktürmeyen, sahibini riske atmayan tepkiler.

Güvenlitepkiler.

Çünkükarşıda bir muhatap yok. Muhatap ya çok uzaklarda ya da müşahhas değil.Karşısına çıkmak için cesaret de gerekmiyor. Dolayısıyla da bir tehlike sözkonusu değil.

Birslogan, bir paylaşım, bir süslü cümle bizi tatmin ediyor; bize vazifeyi yerinegetirmenin rahatlığını yaşatıyor. Tepkinin sahibine, duyarlı olma duygusununverdiği huzuru tattırıyor.

Gelgelelim;duyarlı ve sorumluluk sahibi bir insan olarak tepki göstermemiz gerekenzamanlarda hiç kimseden ses çıkmıyor. Yaşadığımız şehirde, çalıştığımız kurumda/işyerinde, oturduğumuz apartmanda olup bitenler karşısında derin bir sessizliğebürünüyoruz.

Yaşadığımızşehrin en önemli tarihi eserlerinden birine karşı bir saygısızlık yapılıyor,kimseden bir ses çıkmıyor. Çalıştığımız kurumda bir mesai arkadaşımıza birhaksızlık yapılıyor, mobbing uygulanıyor; kimsenin kılı kımıldamıyor. Şehirdeinsanın aklı ile alay edercesine işler yapılıyor, "Ne oluyor?" diyen hiç kimseyok. Elimizin ve sözümüzün yetişebildiği bir yerde yapılan bir yanlış var;tepki gösteren, kınayan hiç kimse yok.

Çünküdüşüncelerimizi cesaretle dillendirme alışkanlığımız yok. Çünkü sorunlarınçözümüne dair fikrimiz yok. Haklının yanında olma, muhatabın karşısına dikiliphakkı söyleme cesaretimiz yok.

Genelgündeme dair paylaşımlar tamam da, yerel sorunların çözümü noktasındaneredeyiz? Yanı başımızda olup bitenler bizim sorumluluk alanımız dışında mı?Dünyanın öbür ucunda olup bitene anında tepki verenler, burnunun dibinde olupbitenlere karşı nasıl duyarsız kalabiliyor?

Yoksa;bizim sorumluluğumuz en yakınımızda olandan başlayarak kenar-ı Dicle'ye, Çin'e,Yemen'e, dünyanın öbür ucuna kadar uzanan bir sorumluluk değil mi? Yanıbaşımızda olana karşıki sorumluluklarımızı neden ihmal ediyoruz?

Cesaretleve eylemle bütünleşemeyen duygu, düşünce, fikir, inanç, dava ne işe yarar?

ArnoldH. Glasow'un şu sözü bu durumu çok güzel açıklıyor: "Eyleme geçmeyen düşünce,meşgul ettiği beyin hücresinden daha fazla büyüyemez."

Yanietliye, sütlüye karışmadan olmaz. Yeri geldiğinde karışmak, ses vermek, lafatmak, "Hayırdır, ne oluyor?" demek, "hoyt" demek, "Hemşerim, hayırdır?" demeklazım.

17.02.2021