Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne (TOBB) bağlı odalarda 4 yılda bir yapılan organ seçimleri için geri sayım başladı. Muğla’nın Bodrum, Milas, Marmaris ve Fethiye ilçeleri ile Kavaklıdere, Yatağan, Ula, Datça, Köyceğiz, Ortaca, Dalaman ve Menteşe’de yetkili Muğla Ticaret ve Sanayi Odası (MUTSO) için Menteşe’de Ekim ve Kasım aylarında yapılacak seçimler yaklaşırken siyaset kulislerinden alışık olduğumuz tartışmalar, bu kez ticaret ve sanayi odalarının koridorlarında yükselmeye başladı.
Adaylar ortaya çıkıyor. Ekipler şekilleniyor. Toplantılar yapılıyor. Projeler anlatılıyor. Ve doğal olarak herkes kendisini “değişimin, gelişimin adresi” olarak gösteriyor. Ancak bütün bu hengâmenin arasında çok daha basit, fakat çok daha önemli bir soru var:
Esnaf Odalarında olduğu gibi maaşı da olmayan bu koltuklar neden bu kadar vazgeçilmez?
*
Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nda mevcut Başkan Bülent Karakuş’un bugün yeniden adaylığını açıklayacak olması, Karakuş’un AK Parti’de siyasete de heves edip istifası sonucu emanetçi gibi kısa dönem başkanlık yapan Mustafa Ercan’ın sert tepkisiyle birlikte gecikmiş bir tartışmanın fitili ateşlendi. Aslında Ercan kıyıda köşede “söylenenleri” yüksek sesle söylemiş oldu.
Ercan, geçmişte efsane Başkan Saim Gürsoy’dan başkanlığı devralırken ‘en fazla iki dönem başkanlık yapılması’ konusunda prensip kararı alıp deklere ettiklerini belirterek, Karakuş’un altıncı dönem için aday olmasını eleştirdi.
Dahası var…
Ercan’ın, Karakuş’un bir kere daha adaylığa karar verirken sergilediği “Devredebileceğim kimse yok” yaklaşımına yönelik eleştirisi de tartışmayı kişisel bir polemiğin ötesine taşıdı. Çünkü burada sorulması gereken soru gerçekten de “Bir kurumda yıllardır görev yapan bir başkan, kendisinden sonra o koltuğu taşıyabilecek hiçbir isim yetiştiremediyse bunun sorumluluğu kime aittir?” sorusu olmuştur. Yoksa mesele gerçekten “kimse yok” değil de kimseye sıra gelmemesi midir?
Bu sorunun cevabını elbette üyeler verecek…
*
Muğla Müteahhitler Derneği Başkanı Efkan Zeytinoğlu da “Asıl soru bu değil” diyor. MUTSO seçimlerinde değişim iddiasıyla yola çıkan Efkan Zeytinoğlu tartışmaya başka bir pencereden bakıyor. “Ortak akıl, güçlü temsil ve yeni bir vizyon” söylemiyle adaylığını ortaya koyan Zeytinoğlu, seçim süreci yaklaşırken “Ticaret Odası nedir, ne iş yapar?” anlatılarının yapılmasını da eleştiriyor. Ve çok daha önemli bir noktaya dikkat çekiyor:
“Üyenin odanın kanunda yazılı görevlerini öğrenmesinden çok, bu görevlerin bugüne kadar ne kadar yerine getirildiğini bilmeye ihtiyacı var.”
Bence de seçim tartışmasının merkezine tam olarak bu soru oturtulmalıdır. Çünkü seçim yaklaşınca herkes geleceği anlatabilir. Adaylığını açıkladığı ve davetli olmadığım için katılmadığım toplantıda Zeytinoğlu da anlatmış. O toplantıdan önce karşılaştığımız bir mekânda tanıştığımızda seçilirse neler yapacağını sormuş, “Karakuş 20 yılda ne yaptı ki bana ne yapacağımı soruyorsunuz?” yanıtı almıştım. Zekice bulmuştum. Bu noktada MUTSO yöneticilerine sormak gerekiyor:
Peki geçmiş? Geçmiş dört yılın hesabı nerede?
*
Bülent Karakuş 8 Eylül’de (bugün) 2026-2030 dönemi için adaylık açıklamasını yapacak. Ekibiyle birlikte Muğla iş dünyasının geleceğine ilişkin hedeflerini ve yol haritasını kamuoyuna anlatacak.
Efkan Zeytinoğlu’nun tanıtım toplantısına katılmadığım gibi, Karakuş’un toplantısına da katılmayacağım. Doğrusu bunca yıl sonra ne söyleyeceğini de merak ediyorum. Neyse… Ama bugün orada olsam kürsüde anlatılacak gelecek projelerinden önce geçmişi sorardım:
Sizi hep protokollerde görüyoruz. Parası da yok ama kendinizi adeta odaya vakfettiniz. Odadaki mesainiz dışında kendiniz için yaptığınız bir iş var mı? 2005 yılından bu yana her yerde yapılan “coğrafi işaretleme” dışında Muğla için ne yaptınız? Bunca yıl boyunca hangi sorunları çözdünüz? Kaç işletmenin önünü açtınız? Açtığınız lokanta dışında hangi projenin sonucunu bugün Muğla iş dünyası somut olarak görüyor? Üyelerinizin hangi sorununa doğrudan dokundunuz?
Ve daha da önemlisi: Bugüne kadar yaptıklarınızdan hangilerini rakamlarla ortaya koyabilirsiniz? Çünkü “çok çalıştık” demek başka şeydir. Ne yaptığını göstermek başka. Burada kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçek var: Oda üyesi aidat ödüyor. Dolayısıyla o üyenin şu soruyu sorması kadar doğal bir şey yok:
“Ben bunun karşılığında ne aldım?”
*
Bir işletme sahibi personel maaşını düşünüyor. Kirayı düşünüyor. Vergiyi düşünüyor. SGK'yı düşünüyor. Elektrik, akaryakıt, finansman ve hammadde maliyetleriyle mücadele ediyor.
Bütün bunların arasında oda aidatını da ödüyor. O halde karşılığında yalnızca protokol fotoğrafı görmek istememesi son derece doğal.
Üye, gerektiğinde kapısını çalabileceği bir oda istiyor. Sorununu anlatabileceği bir yönetim istiyor. Finansmana erişimde yol gösterecek bir yapı istiyor. İhracatta destek istiyor. Mevzuat sorunlarında yanında olacak bir kurum istiyor. Nitelikli iş gücü konusunda çözüm istiyor.
Ve en önemlisi: “Benim sesimi kim duyuruyor?” sorusunun cevabını bilmek istiyor.
Oda başkanlarının siyasilerle, bürokratlarla, belediye başkanlarıyla ve kamu kurumlarıyla görüşmesi elbette önemlidir. Ancak bir kurumun başarısını yalnızca protokol fotoğrafları üzerinden ölçmek mümkün değildir…
*
Fotoğraf çok. Peki sonuç? Kaç üyenin işi kolaylaştı? Kaç işletme yeni pazara ulaştı? Kaç işletme finansmana erişebildi? Kaç kişinin istihdamına katkı sağlandı? Kaç üyeye doğrudan hizmet verildi?
Bunları da konuşmak lazım. Belli mi olur bugün belki hepsi konuşulur. Genç meslektaşlarımız yukarıdaki soruları fazlasıyla sorup yanıt alırlar… Neden olmasın…
Gerçekten de görünür olmak başka, faydalı olmak başka. O nedenle kendisinin neden aday olmadığını da merak ettiğim Mustafa Ercan’ın gündeme getirdiği “İki dönem” tartışması da hafife alınacak bir konu değil.
İki dönem sınırı yasal bir zorunluluk olmayabilir. Ancak mesele yalnızca hukuk değil. Mesele aynı zamanda bir yönetim kültürü… Bir kurumda yıllarca aynı isimlerin görev yapması elbette tecrübe ve istikrar sağlayabilir. Ama bunun başka bir riski daha vardır:
Yeni isimlerin önünün kapanması. Gençlerin geri çekilmesi. Eskiyenlerin “ilk heyecanlarını” kaybetmesi… Farklı fikirlerin zamanla etkisini kaybetmesi. Kurumun bir kişiye veya dar bir çevreye bağımlı hale gelmesi… Asıl tehlike de burada başlar…
*
Oysa güçlü kurumlar, “Ben olmazsam burası yürümez” anlayışıyla değil; “Ben olmasam da bu kurum güçlü biçimde devam eder” anlayışıyla yönetilir. O yüzden Karakuş’un “Devredecek kimse yok” sözü üzerinde düşünmek gerekiyor. Eğer gerçekten bir kurumun binlerce üyesi arasında başkanlık yapabilecek nitelikte kimse olmadığı düşünülüyorsa, bu çok ağır bir tablodur. Çünkü o zaman mesele yalnızca başkanın devam etme isteği olmaktan çıkar.
Kurumun yıllardır nasıl insan yetiştirdiği sorusu gündeme gelir; Kimlere fırsat verildi? Kimler yetiştirildi? Genç yöneticiler neden öne çıkmadı? Meclis üyeleri neden Yönetim Kurulu Başkanlığı ve hatta Meclis Başkanlığı için yeterli görülmüyor? Yeni isimlerin önünü kim açacak? Yoksa mesele gerçekten liyakat eksikliği mi?
Bu soruların cevabını da kamuoyu ve özellikle üyeler bilmek istiyor…
*
Bütün odalarda seçim artık kapıda. Dolayısıyla üyelerin de yalnızca adayları izlemekle kalmayıp kendi seçim haklarıyla ilgili kayıtlarını kontrol etmeleri gerekiyor. Çünkü sandık günü geldiğinde “haberim yoktu” demenin bir anlamı olmayacak. Şimdi söz üyede. Muğla’da önümüzdeki seçim döneminde çok sayıda aday, çok sayıda vaat ve çok sayıda proje duyacağız. Hepsi güzel.
Ama üyelerin artık bir de şu soruyu sorması gerekiyor: “Bunları daha önce neden yapmadınız?”
Eğer yapılmışsa: “Sonucu nerede?” … Sonuç varsa: “Kaç üyeye dokundu?”
İşte seçim böyle yapılmalı…
Bir de bu seçimde asıl soru “Kim kazanacak?” değil, “Üye ve Muğla dört yıl boyunca ne kazandı?” olmalıdır. Ve belki de en zor soru:
“Bunca yıldan sonra neden hâlâ aynı şeyleri konuşuyoruz?”
--------------- ---------------
GÜNÜN SÖZÜ; Kendi yolunu bulamayan, başkalarının yolunu takip etmek zorunda kalır. --Samed Behrengi