Geçtiğimiz günlerde Derin Tarih dergisi Temmuz 2026 sayısını okurken bir yazı çok dikkatimi çekti. Başlığı şöyleydi: Sayfiye.

Öncelikle kelimeyi bilmeyenler için iki anlamını da dile getirmek lazım. Birinci anlamı, yaz mevsimini geçirmek için gidilen yer ya da ev. İkinci anlamı da şehre yakın kır kesmi.

İlgili yazının öncelikle N. Burcu Yağan Köylü’ye ait olduğunu da belirteyim. Yazı da sahne, İstanbul’da yaz diye başlıyor. Ardından İstanbul’da yazın nasıl geçtiğini anlatıyor. “Şehir usul usul yerinden kalkar, başka hayata doğru yol alır.” İşte bu başka hayat sayfiye hayatıdır. Yapılan uzun hazırlıklardan sonra şehir ahalisi Kağıthane’nin yeşil vadisine, Çamlıca sırtlarına, Adalar’ın çam kokulu yollarına, sahillerin serin tepelerine yol alır. Bu insanlar şehirden kopmaz ama yazlık köşk, saray, kasırlarında yaz kültürünü yaşarlarmış. Bu zevkin öncelikle saraydan başladığını da belirtir. Sonra da halk için bir yaşam biçimine dönüştüğünü belirtir.

Yazı pek uzun ama okunası. Yazıyı okurken de yaşadığımız dönemde nasıl da koca koca şehirlere-kentlere kilitlenip kalıyoruz. Sayfiye kavramını hatırlamak bir yana bilsek bile öyle zevkimiz azaldı, diye düşündüm. Maddi olarak sayfiye için imkanı olmayan bir sürü insan var, diye de bir eleştiri gelebilir. Ona sözümüz yok. İmkanı olup da böyle bir ferahlıktan mahrum olanlara sözümüz var. Yoğun şehir hayatı ve iş temposunda yorulan hatta bitap düşen insan dinlenmek istiyor ama seçimleri pek de sağlıklı değil.

Örnek vermek gerekirse Muğla coğrafyasında hem sahil kenarında hem de yaylalarda gerçekten dinlenme imkanı verecek hoş ortamlar mevcut. Biz buna rağmen ne yapıyoruz. Beş yıldızlı otel kalabalıklarına karışıp oradakai kargaşa ile dinlenmek yerine daha çok yorulmayı tercih ediyoruz. Otele gitmeyen de ne yapıyor. Bu kez Bodrum’un, Marmaris’in, Fethiye’in en kalabalık sahillerine karışıyor. Sonra da ince biz serzeniş efendim, araba park edemedim. Sahilde şezlong bulamadık, bir lokantaya gittik ama çok pahalıydı. Aslında duymak istediğimiz hoş bir anı idi ama ne gezer daha fazla serzenişle yorulmuş hissiyatı dinleyen olarak bizim de içimize oturdu. Peki, başka alternatif yok mu? Yaylaları pek sevmiyoruz.

Oralarda yerleşme imkanı olsa bile şehre uzaklıktan dolayı bize zor geliyor. Deniz alışkanlığı da yaz mevsimi ile özdeşleşmiş durumda. Bu sebeple sakin bir su şırıltısı, orman esintisi, eski köprünün üzerinden geçip gitmek pek çok kişinin hayalinde yok. Sahillerde veya kamp alanlarında kalabalığa karışıp serzenişe sarılmak var. Her şeye rağmen daha sakin yerler var ama onları da tercih etmiyoruz ya da bulma tembelliği yaşıyoruz.

Gezmek dışında bir sürelik ikamet etmek adına da aynı şeyler geçerli. Bodrumun en iyi lansmanında(!) – bu da ne demekse- birbiri üstüne bindirilmiş yazlıklarda yaşamak ilk tercihimiz oluyor. Yörük memleketi Muğla’da konar göçerlik ise bir mazi artık. Onun peşine takılıp doğanın içinde kuş cıvıltısına karışmak da hiç hayalimiz değil.

Her şeye rağmen iyi örnekler de var. Karabağlar yaylasında ikamet eden ve orada doğal yaşamı tercih eden insanlar var. Bunların içinde sayfiye mantığına kaçı uyar bilmiyorum. Ortaköy ve Yeniköy’de devam eden hızlı yapılaşma için de sükunet adına biraz endişeliyim. Bununla birlikte doğa gezintilerinde bazı köylerin etrafında enfes evlere veya bahçelere de denk geliyorum. Bunun da sayfiye adına kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Genel manzara adına son cümleleri dile getirmek gerekirse beton yığınlarına sevdalı olan toplumun kahir ekseriyeti bu saatten sonra sayfiye kültürünü zor özümser. Buna dair anlatılar da tarihe düşülen not olarak kalır.