Muğla’da yaşamanın bazı zorlukları vardır.
Ev kiraları yüksektir.
Trafik giderek çekilmez hâle gelmektedir.
Yazın sıcak, kışın soğuk, yılın on iki ayı emlak fiyatları bunaltır.
Ama bütün bunlardan daha zor bir mesele var:
Muğlalı olabilmek!
Yanlış anlamayın, Muğla’da yaşamak demiyorum.
Muğlalı olmak diyorum.
Çünkü bizim buralarda ikisi aynı şey değildir.
Muğla’da doğabilirsiniz.
Muğla’da okuyabilirsiniz.
Muğla’da çalışabilir, vergi verebilir, çocuk yetiştirebilir, ömrünüzü geçirebilirsiniz.
Ama yine de bir gün karşınıza biri çıkıp:
“Sen nerelisin hemşehrim?”
diye sorabilir.
“Muğlalıyım.”
dersiniz.
“Yok, aslen nerelisin?”
İşte sınav burada başlar.
Geçtiğimiz günlerde Muğla Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri yapıldı.
Öncelikle seçimi kazanan başkanı kutluyorum. Seçim öncesinde ve sonrasında yaptığı sağduyulu açıklamaları da ayrıca değerli buluyorum.
Seçimi kaybeden adayı da kutlamak gerekir. Demokratik bir yarışa katılmak, ortaya bir irade ve yönetim iddiası koymak da saygıyı hak eder.
Sonuçta bir seçim yapıldı. Bir taraf kazandı, diğer taraf kaybetti. Hayat devam ediyor. Muğla da yerinde duruyor.
Ancak seçimlerin ardından yine o meşhur cümleyle o kadar çok karşılaştım ki:
“Muğla, Muğlalıya sahip çıktı.”
İyi de arkadaş, diğer listeye oy verenler nereliydi?
Denizli’den günübirlik mi geldiler?
Aydın’dan servis mi kaldırıldı?
Yoksa sandık başında nüfus kayıt örnekleri incelendi de bizim haberimiz mi olmadı?
Muğla’nın ticaret hayatında Muğlalısı da var, Karslısı da, Rizelisi de, Denizlilisi de…
Hepsi bu kentin ekonomik ve sosyal hayatının bir parçası.
Şimdi bir liste kazanınca Muğla, Muğlalıya sahip çıkmış oluyor da diğer liste kazansaydı ne olacaktı?
Muğla elden mi gidecekti?
Ticaret odası başkanı seçiyoruz, Muğla’nın tapusuna mirasçı aramıyoruz.
Üstelik seçimi kazanan başkanın açıklamalarındaki sağduyuyu, destekçilerinin de göstermesi gerekmez mi?
Bir insanın başarısını kutlamak başka, o başarı üzerinden başkalarının bu kente aidiyetini sorgulamak başka.
Benim itirazım seçimin sonucuna değil, seçimden bir hemşehrilik üstünlüğü çıkarılmasına.
Çünkü bir kentin insanlarını kazananlar ve kaybedenler diye ayırabilirsiniz.
Ama Muğlalılar ve Muğlalı olmayanlar diye ayırmaya başladığınızda artık seçim sonuçlarını değil, nüfus kayıtlarını tartışıyorsunuz.
Üstelik mesele yalnızca ticaret odası seçimleri değil.
Muğlaspor’da da benzer tartışmalarla karşılaşıyoruz.
Başkan Muğlalı mı?
Yönetici Muğlalı mı?
Teknik direktör Muğlalı mı?
İyi de kardeşim, futbol takımının başına başkan mı arıyoruz, aile büyüğü mü?
Adam kulübü iyi yönetiyor mu?
Borçları azaltıyor mu?
Altyapıya yatırım yapıyor mu?
Takımı başarılı mı?
Gençlere fırsat veriyor mu?
Bunları konuşacağımıza adamın dedesinin nerede doğduğunu konuşuyoruz.
Bir gün çıkıp teknik direktörün anneannesinin nüfus kaydını da isteyeceğiz diye korkuyorum.
Şimdi gerçekten merak ediyorum.
Muğlalı olmanın kriterleri nelerdir?
Bir kere Muğla’da doğmak yeterli mi?
Yoksa anne ve babanın da Muğlalı olması mı gerekiyor?
Dedeler de Muğlalı olacak mı?
Kaç kuşak geriye gidiyoruz?
Üç mü?
Beş mi?
Yedi mi?
Mesela babası Muğlalı, annesi Aydınlı olan çocuk yarım Muğlalı mı sayılıyor?
Annesi Muğlalı, babası Denizlili olanın durumu nedir?
Bunlar için bir puanlama sistemi var mı?
Ben matematik öğretmeniyim.
Gerekirse ağırlıklı ortalama hesaplarız.
Anne yüzde 40, baba yüzde 40, doğum yeri yüzde 20.
Ama önce bir yönetmelik yayımlansın da neye göre hesap yapacağımızı bilelim.
İşin komik tarafı şu:
Muğla’da yıllardır yaşayan, burada çalışan, üreten, çocuk yetiştiren bir insanın Muğlalılığı sorgulanabiliyor.
Ama dedesinden kalma nüfus kaydı Muğla olan, hayatını başka şehirde geçirmiş bir insanın Muğlalılığı tartışma konusu bile olmuyor.
Demek ki mesele yaşadığınız kent değil.
Nüfus kütüğünüz.
Hatta bazen o da değil.
Kimin sizi Muğlalı kabul ettiği.
Muğlalılık sanki bir vatandaşlık değil de bazı ailelerin verdiği üyelik kartı.
Üstelik üyelik şartları da yazılı değil.
İstendiğinde değiştiriliyor.
Oysa bir kente ait olmak yalnızca orada doğmakla açıklanamaz.
İnsan bazen doğduğu yere ait hissetmez.
Bazen de hiç doğmadığı bir kente öylesine bağlanır ki oranın geleceği için doğma büyüme oralı olanlardan daha fazla mücadele eder.
Kentin ağaçlarını savunur.
Parklarına sahip çıkar.
Çocukları için kütüphane ister.
Tarihi yapıların korunmasını talep eder.
Yanlış imar kararlarına itiraz eder.
Derelerini, ormanlarını, kıyılarını korumaya çalışır.
Şimdi soruyorum:
Bu insan mı Muğla’ya daha çok aittir?
Yoksa yedi göbek Muğlalı olup kentin her metrekaresine satılacak arsa gözüyle bakan ve 50 evden kira alan mı?
Burada bir başka çelişki daha var.
Biz Muğlalılar, Muğla’nın dünyanın en güzel kentlerinden biri olduğunu söylemeyi çok severiz.
Haksız da sayılmayız.
Ama bu güzelliğe herkes gelsin isterken, gelenlerin bizden biri olmasına pek sıcak bakmayız.
Turist gelsin.
Para bıraksın.
Yatırımcı gelsin.
İş yapsın.
Öğrenci gelsin.
Ev kiralasın.
Memur gelsin.
Ekonomiye katkı sağlasın.
Ama konu kentin geleceğinde söz sahibi olmaya gelince birden nüfus kayıtları açılır.
“Sen aslen nerelisin?”
Yani özetle:
Muğla’ya para getirebilirsiniz ama Muğlalılık hakkınızı ayrıca ispatlamanız gerekir.
Aslında bu yalnızca Muğla’ya özgü bir hastalık değil.
Türkiye’nin pek çok kentinde benzer bir hemşehrilik anlayışı var.
Doğum yeri, liyakatin önüne geçebiliyor.
Akrabalık, yeterliliğin yerine konabiliyor.
Tanıdıklık, başarının ölçütü hâline gelebiliyor.
Bir insanın ne yaptığına değil, kimlerden olduğuna bakılıyor.
Bunun adı bazen hemşehrilik oluyor.
Bazen gelenek.
Bazen de memleketine sahip çıkmak.
Oysa hemşehrilik başka şeydir, hemşehricilik başka.
Hemşehrilik insanları yakınlaştırır.
Hemşehricilik insanları ayırır.
Hemşehrilik dayanışmadır.
Hemşehricilik ayrıcalık talebidir.
Ve ne yazık ki biz bu ikisini sık sık birbirine karıştırıyoruz.
Bir de şu meşhur cümlemiz vardır:
“Biz Muğlalıyız!”
Söylenişinden hemen anlarsınız.
Bazen bir kimlik açıklamasıdır.
Bazen bir övünç.
Bazen de karşısındakine haddini bildirme girişimi.
Sanki Muğlalı olmak, başlı başına bir başarıymış gibi.
Oysa insanın nerede doğduğu kendi tercihi değildir.
Kimse doğacağı şehri seçerek dünyaya gelmez.
Dolayısıyla doğum yerinden bir üstünlük çıkarmak bana hep tuhaf gelmiştir.
İnsanın hiçbir emek harcamadan elde ettiği bir özellik üzerinden başkalarına üstünlük taslaması kadar kolay bir şey yoktur.
Asıl mesele Muğlalı doğmak değil, Muğla için ne yaptığınızdır.
Son olarak bir önerim var.
Madem Muğlalılık bu kadar önemli, gelin işi resmiyete dökelim.
Bir Muğlalılık Tespit Komisyonu kuralım.
Başvurular e-Devlet üzerinden yapılsın.
Nüfus kayıt örneği, üç kuşak soy ağacı, varsa dededen kalma tapu istensin.
Mülakat da yapılsın.
“Muğla’nın eski mahallelerini sayınız.”
“En az üç yerel yemek söyleyiniz.”
“Muğlalı olduğunuzu iki tanıkla ispatlayınız.”
Başarılı olanlara sertifika verilsin.
MUĞLALILIK YETERLİLİK BELGESİ
Belgesi olmayanlar belediye başkanlığına, oda başkanlığına, spor kulübü başkanlığına aday olamasın!
Hatta mümkünse Muğlaspor maçlarında protokol tribününe de alınmasın!
Nasıl fikir?
Saçma mı geldi?
Bence de.
Ama yıllardır yaptığımız tartışmanın bundan pek farkı yok.
Bir kenti sevmekle o kentin sahibi olduğunu sanmak arasında büyük fark vardır.
Muğla hepimizin.
Burada doğanların da.
Sonradan gelenlerin de.
Burada çocuk büyütenlerin de.
Bu kente emeğini, aklını, ömrünü verenlerin de.
Elbette bir kentin kültürünü, tarihini, geleneklerini korumak önemlidir.
Ama kültürü korumak başka, insanları soyuna sopuna göre sınıflandırmak başkadır.
Bir kentin gerçek sahipleri, nüfus kayıtlarında adı yazanlar değil; o kentin geleceğine karşı sorumluluk duyanlardır.
Ve unutmayalım:
Muğla kimsenin aile mülkü değildir.
Muğlalılık da kimsenin dağıttığı bir unvan değildir.
Bir zamanlar Levent Kırca’nın Olacak O Kadar programı vardı. Jenerik şarkısında şöyle diyordu:
“İşimiz muhabbet, efkârı yok bunun…”
Bizim de maksadımız muhabbet.
Kimsenin doğduğu yerle, memleketiyle, kimliğiyle bir derdimiz yok.
Ama arada bir zülfüyâre dokunmadan da olmuyor.
Çünkü Muğla’da bazıları için Muğlalılık, bir kente ait olmaktan çok, başkalarının o kente ait olup olamayacağına karar verme yetkisi gibi görülüyor.
Biz de bu yetkinin hangi sınavla, hangi kurum tarafından verildiğini merak ediyoruz.
Kaldı ki kentlerin tapusu olsaydı bile üzerinde hepimizin adı yazardı. Tapusu çok olan da var, az olan da. Asıl mesele, kente kaç metrekareyle değil, ne kadar yürekle sahip çıkıldığı.