(Menteşe Adaylığı Taahhütnamesi)
Menteşe'de seçim çok.
Baro, oda, borsa, partiler…
Adaylar çıkıyor, listeler hazırlanıyor, ziyaretler yapılıyor, fotoğraflar çekiliyor.
Baktım, bu işlerin belli kuralları var.
Ben şimdiden söyleyeyim:
Bir gün herhangi bir yere aday olursam büyük ihtimalle kurallara uyamayacağım.
Mesela makam ziyareti yapmayacağım.
Bir koltuğa oturup karşılıklı çay içtikten sonra;
“Nazik kabulleri, yakın ilgi ve alakalarından dolayı kendilerine teşekkür ederiz.”
diye paylaşım yapmayacağım.
Çünkü yıllardır merak ediyorum:
Bu ziyaretlerde tam olarak ne oluyor?
İlgi ne?
Alaka ne?
İkisi arasındaki fark ne?
⸻
Bir de gittiğim yerlere hediye taşımayacağım.
Bayrak götürmeyeceğim.
Atatürk fotoğrafı götürmeyeceğim.
Plaket hiç götürmeyeceğim.
Çünkü bayrak zaten hepimizin bayrağı.
Atatürk de kimsenin kimseye hediye edeceği bir “kurumsal promosyon” değil.
Bir makama gidip Atatürk fotoğrafı verip sonra karşılıklı tutarak fotoğraf çektirmenin mantığını hiç anlamadım.
Adamın odasında zaten Atatürk var.
Duvarda var.
Masada var.
Belki koridorda da var.
Ben niye bir tane daha götürüyorum?
“Atatürk'ü aradan çıkarın arkadaş.”
O zaten hepimizin.
****
Şoförüm de olmayacak.
Arabamı kendim kullanacağım.
Şoför ne?
Sabah evden çıkacağım, adam aşağıda.
Toplantıya gideceğim, adam yanımda.
Akşam eve döneceğim, yine adam yanımda.
İnsan bir gün arabada kendi kendine söylenmek ister.
Eşiyle telefonda ağız tadıyla kavga etmek ister.
Ben şimdi bir de dikiz aynasından şoförün gözlerine mi bakacağım?
Olmaz.
Yanımda sürekli birileri de dolaşmayacak.
Başkan oldum diye niye dört kişilik ekip hâlinde geziyoruz?
Bakkala gidiyorum üç kişi.
Maça gidiyorum beş kişi.
Kahve içiyorum sekiz kişi.
Başkanların canı sıkılmıyor mu arkadaş?
İnsan bazen tek başına oturur.
***
Fotoğrafçım hiç olmayacak.
Zaten bir insanın yanında sürekli fotoğrafçı dolaşması başlı başına tuhaf geliyor bana.
Simit yiyeceksin.
Bekle.
Çay içeceksin.
Bekle.
Esnafın elini sıkacaksın.
Bir saniye başkanım…
Işık kötü.
İnsan bir süre sonra yaşamıyor;
poz veriyor.
Hele o “halktanız” fotoğraflarını hiç yapamam.
Pazarcının tezgâhına geçip domates satmam.
Lokantada kepçeyi elime alıp yemek dağıtmam.
Sanayide anahtar tutup motor tamir ediyormuş gibi yapmam.
Çöpçünün süpürgesini alıp üç metre kaldırım süpürmem.
Çiftçinin traktörüne binip uzaklara bakmam.
Çünkü ben bunların hiçbirini bilmiyorum.
Adam kırk yıldır o işi yapıyor.
Ben fotoğraf çektireceğim diye neden adamın kepçesini elinden alıyorum?
Bırakayım da işini yapsın.
Şu “saha çalışması” çizmelerini de giymem.
İki dakika çamura basıp “sahadayız” pozu vermek, yıllardır o çamurun içinde çalışan adama saygısızlık.
Yapmayacağım işin kıyafetini giyip tiyatro oynamayacağım.
***
Düğünlerin hepsine de gitmem.
Tanıyorsam giderim.
Tanımıyorsam gitmem.
Bu kadar basit.
Başkan oldum diye cumartesi günü dokuz düğün gezmenin mantığını hâlâ anlamıyorum.
Saat 19.10 bir düğün.
19.35 başka düğün.
20.05 nikâh.
20.30 sünnet.
21.00 başka salon.
İnsan bir yerde oturup keşkeğini bile yiyemiyor.
Her yerde:
“Allah mesut etsin.”
Sonra arabaya.
Sonraki düğün.
Bu evlilik kurumuysa benim görevim ne?
***
Cenaze de öyle.
Tanıyorsam giderim.
Tanımıyorsam sırf görünmek için gitmem.
Bir de cenazede protokol işi var:
Başkan geldi mi?
Geldi.
Milletvekili?
Yolda.
İl başkanı?
Ön safta.
Rahmetli?
O da orada.
Sonra sosyal medyaya:
“Cenaze merasimine katılım sağladık.”
Katılım sağlamak ne arkadaş?
Fuara mı gittik?
Cenazeye gittik.
Başsağlığı diledik.
Döndük.
Acının içinde bile protokol oluşturmanın bana göre bir tarafı yok.
Acı haber duyurularındaki o kurumsal tasarım standardını da anlamıyorum.
Siyah zemin.
Kocaman logo.
Merhumun adı küçük, başkanın adı ve unvanı devasa.
Sanki merhum, başkanın sosyal medyada görünürlüğünü artırmak için vefat etmiş!
Acının üstüne kurumsal branding yapılmaz arkadaş.
Başsağlığı dileyeceksem unvanımı kenara koyup insan gibi dileyeceğim.
Bir de şu kurdele kesme ve makas kapışma meselesi var.
Bir dükkân açılıyor.
Kurdele bağlanıyor.
Protokol toplanıyor.
Tepside tek makas.
Altı kişi aynı makasın sapına parmağını sokmaya çalışıyor.
Niye?
Fotoğrafta herkesin eli makasta görünsün diye.
O esnafın aylardır çektiği çile, ödediği kira, harcadığı emek tek bir kadrajlık tiyatroya dönüşüyor.
Ben o makasa sarılmayacağım.
Kurdeleyi dükkânın sahibi kesecek.
Biz alkışlayacağız.
“Hayırlı işler” deyip çayını içeceğiz.
****
Bir de “Birlikte yöneteceğiz” demem.
Vallahi demem.
Seçim zamanı herkes aynı şeyi söylüyor:
“Bu kenti hep birlikte yöneteceğiz.”
Nasıl olacak o?
Seksen bin kişi sabah toplanıp gündemi mi belirleyeceğiz?
Her kavşağı oylamaya mı açacağız?
Çöp kamyonunun güzergâhını referandumla mı belirleyeceğiz?
Ben başkansam yönetirim arkadaş.
Zaten beni niye seçtiniz?
Elbette dinlerim.
Bilmediğimi bilene sorarım.
İtiraz edeni de dinlerim.
Ama sonunda birinin karar vermesi gerekiyor.
O da görev kime verilmişse odur.
İş kötü giderse de çıkıp;
“Biz birlikte yönettik.”
diye seksen bin kişiyi suça ortak etmem.
Ben yönettim.
İyi yaptıysam teşekkürünüzü ederim.
Kötü yaptıysam hesabını veririm.
“Birlikte yöneteceğiz” deyip yetkiyi kendime, sorumluluğu halka dağıtmayacağım.
*****
Maça gidersem maçı izlemeye giderim.
Protokole oturmak zorunda değilim.
Rastgele bir yerde otururum.
Gol olunca ayağa kalkarım.
Hakeme kızarsam kızarım.
Çünkü insan protokol tribününde hakeme bile rahat bağıramıyor.
Herkes birbirine bakıyor:
“Başkan nasıl tepki verdi?”
Başkan maç izliyor arkadaş.
*****
Bir yere girdiğimde anons da istemem.
“Sayın Başkanımız teşrif etmişlerdir…”
Etmişlerdir.
Girmiş, oturmuş.
Devam edin.
Ben geldim diye düğünde müziği niye kesiyorsunuz?
Ön sıraya ismimi yazmayın.
Kapıda karşılamayın.
Çıkarken uğurlamayın.
Ben yürüyebiliyorum.
*****
Basın açıklamalarında “arka plan fonu” da olmayacağım.
Biri mikrofona konuşuyor, arkasında 15-20 kişi diziliyor.
Öndeki ne söylerse söylesin arkadakiler düzenli aralıklarla kafa sallıyor.
Bazen adam yanlış bir şey söylüyor, arkadaki yine kafa sallıyor.
Çünkü görevi konuşmayı dinlemek değil; kadrajı doldurmak.
Ben açıklama yapacaksam konunun muhatabıyla yaparım.
İnsanları arkamda vitrin mankeni gibi dizip kafa sallatmam.
Ben de kimsenin arkasında dekor olmam.
****
Cuma sabahı saat 07.30'da telefonunuza da mesaj atmayacağım:
“Gününüz aydın, Cumanız mübarek olsun. – Sayın Başkanınız.”
Elli bin kişiye aynı anda gönderilmiş, otomatik sistemden çıkmış buz gibi bir mesaj…
İyi dilek içten gelir.
Toplu mesaj paketinden değil.
****
Doğum günümde kurumun sosyal medya hesabından beni de kutlamayın.
Hele şöyle hiç başlamayın:
“Vizyonu, liderliği ve kıymetli hizmetleriyle bizlere yol gösteren Sayın Başkanımızın…”
Alt tarafı doğdum arkadaş.
Pasta kesin.
Mum yakın.
Arayın, mesaj atın.
Ama kurumun hesabından fotoğrafımı koyup üç paragraf methiye düzmeyin.
Kurumun sosyal medya hesabı benim aile WhatsApp grubum değil.
****
Sonuç olarak…
Sabah gider işimi yaparım.
Akşam evime dönerim.
Arabamı kendim kullanırım.
Canım isterse maça giderim.
Canım isterse tek başıma çay içerim.
Yanımda şoför, fotoğrafçı, üç danışman, peşimde beş kişi olmaz.
Düğün düğün dolaşmam.
Kepçeyle yemek dağıtmam.
Pazarda maydanoz satmam.
Makas kapışmam.
Çizme giyip iki dakika çamura basmam.
Acının üstüne logomu koymam.
Ve büyük ihtimalle sosyal medyada hakkımda şöyle yazılır:
“Halktan kopuk.”
İşte en çok buna gülerim.
Çünkü bizde “halktan olmak” bazen halk gibi yaşamak değil;
halk gibi yaşarken fotoğraf çektirmek olmuş.
Ben fotoğrafını çektirmeyeyim.
Halk gibi yaşayayım yeter.
Zaten makam dediğin nedir?
Bir süreliğine sana verilmiş bir görev.
Sabah gidersin.
İşini yaparsın.
Akşam kendi arabanla evine dönersin.
****
SON SÖZ NİYETİNE
Gelelim işin aslına…
Bunca şeyi yazdıktan sonra açıkça söylemek lazım:
Ben başkanlık falan yapamam.
Benim işim de sevdam da eğitim.
İnsan ancak iyi bildiği işi yapmalı.
Ben öğretmenim.
Bildiğim ve ait olduğum yeri de bilirim.
Zaten bütün bu “Menteşe Adaylığı Taahhütnamesi” bir siyaset beyannamesi değil.
Şekilciliğe, vitrin merakına, makam gösterisine ve yapaylığa karşı bir itiraz.
Belki biraz da eğitim ve etik yazısı.
Herkes kepçeyi sahibine bırakıp kendi iyi bildiği işi, şov yapmadan ve dürüstçe yaparsa; Menteşe de memleket de biraz daha güzel olur.
Ama bütün bunları yazdıktan sonra aklıma hâlâ bir şey takılıyor:
Ben bu kafayla bir gün gerçekten aday olursam…
Kendime oy verir miyim?
Onu da seçim günü düşünürüz. :)