Geçenlerde X’te gezinirken Stanford Üniversitesi’nden örgütsel davranış uzmanı Robert Sutton’ın bir paylaşımına denk geldim. Zorba ve kaba insanların davranışlarını incelerken çok yalın ama sarsıcı bir soru soruyordu:

“Bu insanlar herkese mi kötü davranıyor, yoksa öfkeleri kendilerinden güçlü veya zayıf olanlara göre biçim mi değiştiriyor?”

Etrafımız, cesareti karşısındaki insanın gücüyle ters orantılı işleyen insanlarla dolu: Karşısındaki güçlendikçe sesi kısılan, zayıfladıkça yükselen… Kaba insana alttan alıp anlayış gösteren, kibar insana kural ve had bildiren… Üstelik bütün bunları yaparken kendisini son derece ilkeli, adaletli ve medeni biri sanan garip bir profil bu.

Yaşadığınız apartmanı düşünün. Bir komşunuz arabasını istediği yere park ediyor, ortak alanları işgal ediyor, gece yarısı gürültü yapıyor. Uyarıldığında da kavga çıkarıyor. “Aman, bulaşmayın. Adamın ne yapacağı belli olmaz!”

Ama saygılı, kimseyi rahatsız etmeyen başka bir komşunuz bir gün arabasını yanlış yere park etsin! Apartman WhatsApp grubunda olağanüstü hâl ilan edilir. Herkes hukukçu, herkes ahlak bekçisi. Yıllardır hatırlanmayan yönetmelikler bir anda ortaya çıkar.

Demek ki mesele yanlış yere park etmek değil, yanlış yere park edenin kim olduğuymuş!

Okullarda da durum farklı değil. Bağıran, öğretmeni tehdit eden, idareyi birbirine katan veli için: “Aman, biraz alttan alalım. Şimdi olay büyümesin.”

Ama çocuğuyla ilgili sorununu nezaketle dile getiren veliye: “Beyefendi, bizim de kurallarımız var!”

Bağırana anlayış, kibar konuşana yönetmelik!

Trafiğe çıkalım. Bir araç önünüze kırdı diyelim. Direksiyonda bir kadın ya da genç bir sürücü varsa birden trafik kurallarının yılmaz savunucusuna dönüşüyoruz. Kornalar, selektörler, el kol hareketleri… Camı açıp hesap soranlar, aracından inip haddini bildirmeye çalışanlar…

Ama aynı aracın içinden iri yarı iki adam çıksın! “Estağfurullah abi, olur öyle şeyler.” “Yok abi, önemli değil.” “Buyur abi, sen geç.”

Az önce aslan kesilen bizden geriye ne kaldı? Miyavvv!

Demek ki trafik kurallarına duyduğumuz saygı bile karşımızdakinin fiziksel özelliklerine göre değişebiliyor.

Robert Sutton’ın işaret ettiği gibi; bazı insanların öfkesi son derece seçicidir. Patronuna bağırmaz, müdürüne hakaret etmez ama garsona, temizlik görevlisine, kendisine bağlı çalışana gelince öfkesini kontrol edemez! Demek ki bazı insanlar öfkelerini kontrol edemiyor değiller. Kime öfkelenebileceklerini çok iyi biliyorlar.

İşin daha kötüsü, biz bu davranışları ödüllendiriyoruz. Bir kurumda sürekli huzursuzluk çıkaran insan için: “İdare edin, onun huyu böyle!” Sonra onun yapması gereken işler başkalarına veriliyor. Onun uymadığı kurallara başkalarının uyması bekleniyor.

İyi de bir insanın kötü huyları neden başkalarının sorumluluğuna dönüşüyor? Neden sorun çıkaran insanın değişmesini istemek yerine, sorun çıkarmayan insandan daha fazla fedakârlık bekliyoruz?

İşte meselenin özü burada: Kabalığı ödüllendiriyor, nezaketi cezalandırıyoruz!

Üstelik bu davranış biçimi yetişkinlerle sınırlı kalmıyor. Yıllardır öğretmenlik yapıyorum. Bunun sınıftaki karşılığını da çok iyi biliyorum.

Aynı öğrenci, aynı okul, aynı sınıf… Sert, otoriter öğretmenin dersinde süt dökmüş kedi! Söz kesmiyor, yerinden kalkmıyor, arkadaşını rahatsız etmiyor. Ama anlayışlı, güler yüzlü, öğrencileriyle iyi ilişkiler kuran öğretmenin dersinde bambaşka biri olabiliyor. Dersi bölüyor, uyarıları önemsemiyor, öğretmenin iyi niyetini istismar ediyor.

Şimdi soruyorum: Bu çocuk hangi öğretmenin dersinde saygılı? Yoksa yalnızca hangi öğretmenden korkması gerektiğini mi öğrenmiş?

Elbette sınıf yönetimi öğretmenin sorumluluğudur. Ama her şeyi öğretmenin sınıf yönetimi becerisine bağlayamayız. Bir öğrenci, yanlış olduğunu bildiği davranışı sert öğretmenin karşısında yapmayıp anlayışlı öğretmenin karşısında rahatlıkla yapabiliyorsa burada ahlaki bir mesele de yok mudur? Bence vardır.

Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğreniyor. Babalarının, annelerinin apartmanda, trafikte, iş yerinde sergilediği seçici cesareti sınıflara taşıyorlar. Korktuğuna saygı göstermek, kendisini incitmeyeceğini düşündüğünün sınırlarını zorlamak… Sonra da çocuklara karakter eğitimi veriyoruz!

Elbette her saldırganla tartışmak, her kabaya karşılık vermek zorunda değiliz. Bazen uzaklaşmak en akıllıca davranıştır. Ama korktuğumuz insana uygulayamadığımız kuralları, bize saygılı davranan insanlara karşı bir güç gösterisine dönüştürmeyelim.

Çünkü adalet, karşımızdakinin ses tonuna göre değişemez. Müdüre gösterdiği saygıyı temizlik görevlisine göstermeyen insan saygılı değildir; yalnızca hiyerarşiyi iyi biliyordur. Zengin komşusunun kabalığına katlanıp yoksul komşusunun küçük hatasını büyüten insan adaletli değildir; yalnızca hesabını iyi yapıyordur.

Ve unutmayalım: Bir toplumun ahlaki çöküşü yalnızca kötü insanların çoğalmasıyla başlamaz. İyi insanların kötüleri idare etmek zorunda bırakılmasıyla da başlar.

Yazıyı bir soruyla bitireyim: Biz ilkeli miyiz, yoksa yalnızca korkmadığımız insanlara karşı mı ilkeliyiz?

Kurtuluş OĞAN