Değerli dostlarım; geçen haftaki yazım hakkında beklemediğim kadar yapıcı ve olumsuz tenkitler aldım. Bir yazı hakkında tenkit yapılıyorsa, o köşenin takip edildiği anlamına gelir. Sevinmiyor değilim. Ancak hakikaten sevinmeli miyim, yoksa bir kenara çekilip ağlamalı mıyım diye de düşünmeden edemiyorum…
Yazımın konusu, Yeni Koçarlı Camimizin avlusunu koruma altına almak idi. 1995 ve sonrası doğumlular bunu canlı canlı yaşadılar. Caminin avlusunun ne olduğunu ve orada nelerin yaşandığını bilirler. Yazımın takipçilerinden bir arkadaşım, “Ben 1983 doğumluyum. Kendimi bildim bileli bu caminin avlusu içinde olan mümtaz yapı kahvehane olarak çalıştı ve ben de öyle hatırlıyorum” dedi.
Yaşları 20-25 aralığında olan gençlerimiz de bu avlu içinde; Cuma günleri ve mübarek gün ve gecelerde merhabalaşmak, konuşmak ve tebrikleşmek misali birçok hatıranın barındığını ifade ettiler. Ramazan ve bayram namazları sonrasında avluya çıkan genç, yaşlı insanlar burada karşılaşır; tebrikleşir, merhabalaşır ve hâl hatır ederlerdi.
Sordum, soruşturdum, yaşlılarımıza danıştım. Dediler ki: “Biz kendimizi bildik bileli Yeni Koçarlı Camii avlusu içinde bulunan yapı kahvehane idi.” Yaklaşık yüz (100) yıldan söz ediyoruz. Hatta daha da ileri gidenler şunu da söyledi: Caminin şadırvanının bulunduğu yerin yola bakan bölümünde bir han vardı. Han’ın önünde, Hükümet Caddesi’ne bakan yerde de bir nalbant bulunurdu. Nalbantta işi olanlar eşeklerini, hayvanlarını veya katırlarını hana bağlar, işlerini görür ve bu kahvehanede buluşurlardı. Tabii, hayvanların da nal işlerinin olduğunu bilmemiz gerekir.
O kadar iç içe geçmiş, o kadar birlikte olmuş ki; Ula’ya sonradan gelenler ile yaşları 20-25 arasındaki gençlerimiz, bu yapının vakıf olduğunu ve camiye ait bir yapı olduğunu da söylediler. Zira bakıldığında da görüleceği gibi cami avlusunu çevreleyen duvar tam da bu yapıda sona ermektedir. Ancak camiye bakan tarafı, tek cephe hariç tüm cepheleriyle cami avlusuna bakmaktadır. Hatta “çay ocağı” diye adlandırılan bölümdeki kapı da, kahvehaneye giriş kapısı da cami avlusuna açılmaktadır. Bu yapı, her yönüyle cami ve cami avlusu ile iç içe olmuştur.
Yaklaşık yüz yıldır toplumun hafızasında bir bellek noktası hâline gelen bu yapının; bir kıraathanenin, bir buluşma noktasının başka bir ticari faaliyetle ilişkilendirilmesi toplumda tepkiyle karşılandı. Hele hele yaşları 80-70-60 olan insanlar, Yeni Koçarlı Camii’ne namaz kılmak bahanesiyle evden çıktıklarında bu kahvede buluşmak için anlaşır, namaza girer, namaz çıkışında yine bu kahvehanede buluşurlardı. Bazıları dert dinler, bazıları dertlerine çözüm arar, bazıları da işlemleri hakkında akil insanlardan tecrübe edinirdi.
Bir asır, kocaman bir ömür… Örf ve adetle hemdem olmuş bir mekânın; toplumun alıştığı ve geriye bakıldığında birçok insanın hatırasını barındıran bir yapının değişikliğe uğraması söz konusudur. Burada hemen izah etmemde fayda görüyorum. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde teşebbüs hürriyeti ve ticari faaliyet, her ne kadar darbe anayasası olsa da güvence altına alınmıştır. Herkes hürdür ve serbestçe ticari faaliyetini yürütür. Mevzuata uygun, kamuya zarar vermeden ticari faaliyetini sürdürür.
Bizim ya da toplumun garipsediği konu bambaşkadır. Bu ahşap ağırlıklı yapı, altıgen biçiminde olup tarihî olduğu kadar kültürel bir özelliğe de sahiptir. Toplumun garipsediği diğer husus ise camiyle, cemaatle bütünleşmiş; yüz yıllık geçmişi olan bir kültür, bellek ve hafıza mekânının bu şekilde ani biçimde değiştirilmesidir.
Mülkiyet hakkı anayasamız ve yasalarımız karşısında miras hukukuna bağlı ve daimidir. Kimse kimsenin mülkünü zorla elinden alamaz. Ancak ilgili kurumlar “kamu yararı” kararı alarak ve bedelini ödeyerek istimlak, yani kamulaştırma işlemi yapabilir. Bu ise nadiren uygulanır. Kamu dediğimiz devletimiz bu kararı alabilir; ancak konumuz asla böyle bir çalışma değildir. Ne böyle bir fikrimiz ne de böyle bir niyetimiz vardır. Buradaki mesele örf, adet, gelenek ve göreneklerimizdir.
Kimseye ders vermek gibi bir haddimizin olmadığını herkes bilmelidir. Örf ve adetlerimiz, gelenek ve göreneklerimiz kitabi değil; örfidir, yani olağandır. Asırlardır süregelen kültürümüzdür. Yok sayamayız, umursamazlık edemeyiz, “bana ne” diyemeyiz. Dedelerimiz bu mirası bize bıraktıysa, sahip çıkmak da bize düşer.
Yeni Koçarlı Camii, 1957 depreminde ağır hasar gördüğünden, yıkılan eski caminin yerine yenisini yapmak için bir teşebbüs heyeti kurulur. O dönem, bugünkü meydan gibi görünen alanlarda ayakkabıcıların yoğunlukta olduğu “Arasta” dükkânları vardı. Devletimiz ya da yerel yönetim ( belediye), caminin önünün açılması ve yapının sağlıklı ilerlemesi için kamulaştırma işlemleri yapmıştır. Yaşları seksen ve üzeri olanlar bu süreci yakinen yaşamıştır. O döneme dair bazı uyumsuzluk ve uygunsuzluk anlatıları vardır; ancak her doğru her yerde söylenmez.
Bir anekdotla yazımı sonlandırmak isterim. Türkiye Cumhuriyeti’nde demokratik yönetime ve çok partili hayata geçiş sancılı olmuş, bedeller ödenmiştir. Bahse konu kahvehane, rahmetli Murat Tütüncü’ye aittir. 1960 askeri darbesinde bu kahvehane de nasibini almıştır. Merhum Murat Tütüncü, Demokrat Parti’nin yetkililerindendir ve bu kahvehane toplantıların yapıldığı bir mekândır. Cami avlusu ile kahvehanenin iç içe olmasının önüne geçmek için, bugünkü Ihlamur Kafeterya’nın cami avlusuna bakan kapısından şadırvana kadar yaklaşık 1,5 metre yüksekliğinde bir duvar yapılmıştır. Bu olaya şahit olanlar, bir ömür boyunca bu durumu anlatmış, anlatırken de nefret dili kaçınılmaz olmuştur.
Anlatmak istediğim tam da budur. Cami avlusu ile kahvehanenin iç içe olma durumunu bozmamalıyız. Cami avlusunu korumalıyız. “Cami avlusu koruma altına alınmalıdır” dememizin sebebi budur. Her caminin avlusu korunmuştur; çünkü gerektiğinde ibadet edilir. Korona döneminde Muğla’da ve Ula’da cami avlularında namaz kılınmıştır. Cenaze namazları cami avlularında kılına gelmiştir. Dolayısıyla cami ile avlusunu ayıramayız. Camimizi ve avlusunu mutlak surette korumalıyız.
Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.