Değerli dostlarım; geçen haftaki yazımda ilçem Ula’da yetişen ve babası ile annesinin sevgisinden dolayı kazandığı tüm imtihanlara ve bürokratik başarılara rağmen ilçem Ula’da “hocalık” görevini layıkı veçhile yaptığına inandığımız Hacı Hafız Müderris Mustafa Armutçuoğlu’nun anma ve anlama programı ile ilgili kısa kısa da olsa anekdotları paylaştım. Okurlarımdan çok beğeni aldım; “daha da uzun yazsana” diye talepler var. İnşallah önümüzdeki haftalarda Allah ömür verirse yine yazarız. Kıvamında bırakmak, zamana yaymak iyidir diye düşünürüm. Bıktırmamak lazım.

Ancak bir konuyu açıklığa kavuşturmadan da edemeyeceğim. Girdiği tüm imtihanlar dedim; vaiz hocalığı ve ilçe müftülüğü imtihanları. Babamı ve annemi yalnız bırakamam diyerek ilçem Ula’da Merkez Ağalar Camii’nde mütevazı hayatını sürdürmüştür Hacı Hafız Müderris Mustafa Armutçuoğlu hocamız. Yaklaşık yarım yüzyıl Kur’an ve öğrencileriyle birlikte disiplinli ve zamana saygılı biçimde, inandığı gibi yaşamaya gayret etmiştir. Sık sık söylerdi: “İnandığınız gibi yaşayınız. Eğer inandığınız gibi yaşamaz iseniz, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız ki bu büyük bir tehlikedir.” diye bizleri ikaz ederdi. Mekânı cennet, makamı âli olsun.

Gazetemizin başyazarı sevgili Özcan Özgür ağabeyimizin yazılarını her gün okurum. Oldukça güncel ve can alıcı noktalara temas eder, sağ olsun. Allah bileğine ve yüreğine güç kuvvet versin.

Geçtiğimiz gün yine yazısını okudum. Oldukça güncel ve çarpıcı bilgilerle dolu dolu. Yazısının bir kısmında Fethiye ilçemizde ikamet eden ve gazetede köşe yazarı olan Orhan Okutan beyefendinin yazısından alıntılar yapmış. Deprem ve meydana gelebilecek afetlerden bahsederken, kıymetli Orhan Okutan beyefendinin tıpatıp olmasa da bir cümlesi bendenizi çok ama çok etkiledi. Yazısında şöyle tarif etmiş: “Önlem yoksa, plan yoksa, adım yoksa; ‘unutmadık’ paylaşımları sadece vitrine konmuş bir cümledir” diyor.

Geçtiğimiz günden önceki gün 6 Şubat idi. 6 Şubat 2023 tarihinde 11 ilimizin yerle bir olduğu bir deprem yaşadık. Yüzyılın depremi ya da yüzyılın felaketi de denebilir. Orhan Okutan beyefendinin bu cümleleri hakikaten bendenizi o kadar etkiledi ki, yazacağım haftalık yazıyı geride bıraktırarak bu konu ile ilgili bir şeyler karalamak içimden geldi. Gerçi ben kimim ki bu üstatların önünde kalem oynatmak; haddim de hakkım da değil. Bunun bilinci içindeyim.

İlçem Ula’da yaşamaktayım. İlçe merkezimizde dört mahallemiz vardır. Son on döneme kadar Ulalılar olarak yaşayıp gidiyorduk. Tek katlı, evinin önünde bir kuyu ve havuzu olan evlerde hayat sürüyorduk. Son on yılda ilçem Ula’ya bir göç dalgası geldi ki anlatamam. Hâlen de göç devam ediyor. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden, İç Anadolu’dan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan ciddi göç aldık ve almaya devam ediyoruz. Bu göç dalgası iyi mi kötü mü, bunu ilerleyen yıllarda anlayacağız. Amma en önemli konu ise tek katlı evler yerine apartmanların dikilmeye başlanmasıdır. İki katlı, üç katlı binalar, apartmanlar… Bir artı bir ya da bir artı iki kıvamında daireler yapılıyor. Ayrıca arsası olan ya da iki oğlu var, arsası da var ama kendisinin gücü yok; müteahhit firmalara vererek konut üretimi devam ediyor. Sizin anlayacağınız dille diyorum ki kalabalıklaştık.

Merkezimizin (Ula) nüfusunun neredeyse on iki bin – on beş bin aralığında olduğu söyleniyor. İyi de alt ve üst yapı dediğimiz, insanların rahat ve refah içinde yaşamasına dair yapılması gerekli enstrümanlar hazır değil ki. Beş bin nüfusa göre uyarlanmış bir ilçe merkezi düşünün. Tek katlı evlerde yaşayan bir toplum.

Evet, gündemde her zaman bir deprem olgusu var ve burası deprem bölgesi. “Depreme ne kadar hazırız?” diye sordum kendi kendime. AFAD denilen bir kurum var bildiğim kadarıyla. Evlerimiz depreme dayanıklı mı, bilmiyoruz. Yeni yapılanlara hiç girmeyeceğim. Zira katlı evlere oldum olası karşı çıkmış ve minnacık dairelere alerjisi olan bir kardeşinizim. Sağlamlık önemli. Beton ve demir ile birlikte temeller atılıyor. Binalar direkler üzerine betonarme bina (yığma değil) olarak yapılıyor. Pekâlâ, daha önceden yapılmış, şu veya bu sebepten dokundurulmayan; 50, 60, belki 70 yıllık evlerde oturanlarımız var. İmar Kanunu çerçevesinde yol, cadde, sokak, yeşil alan veya başka niyetlerle planlanmış ama yapılamamış ya da yapılması imkânsız hâle gelmiş, dokundurulmayan yapılar ne olacak olası bir depremde?

Efendim, “tek katlı zaten, bir şey olmaz” mı diyeceğiz? Yoksa neler yapmamız lazım, bize kim ön ayak olacak, kimler elimizden tutacak? En azından ilçem Ula’da bir deprem araştırması yapılması gerekli değil mi? Eskiden yapılmış, mevzuata takılmış ve hâlen içinde insanlar oturan evlerden söz ediyorum. AFAD denilen kurum ne iş yapar? İşi sadece deprem ya da bir afet zamanında mı, bilmiyorum. Belediye teşkilatımız bu konularda elbette çalışmalar yapıyordur veya yapacaktır da halkın bundan haberi var mı?

Bir afet zamanında ilçem Ula merkezinde insanlar asıl hareket edecek. Bir deprem anında eğer sağ kalırsak nerelerden yardım isteyeceğiz? İçine girilecek bir çadır ya da konteyner bulabilecek miyiz? Ya da afet veya depremden önce böyle bir hazırlık yapılması daha doğru değil mi?

Bir cümle bendenizi nerelere götürdü… Deprem hakikaten çok önemli bir gerçek. Depremden daha önemli olan ise şuurlandırmak, bilinçlendirmek değil mi? İnsanların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini önceden bilmeleri gerekmez mi? En azından her ilçeye üçer beşer konteynerler konulamaz mı? Planlamalar yapılıyordur umarım ama halkın bundan haberi var mı?

Bir yakınım olduğu için konuyu oralardan duyuyorum ve bir yakınım da deprem esnasında oralarda teknik eleman olarak görev yaptı. Depremin öncesinde yapılması gerekenlerden dem vuruyorlar da, deprem esnasında nasıl hareket edeceğiz? Senaryo yazmak istemem de… Olası bir depremde Ula’da nereler daha güvenli, nerelerde toplanılacak, nerelere çadır veya konteyner konulacak; bilgi verilmesi kimin işi, kimin görevi bilemiyorum.

Ne diyorlardı büyüklerimiz: “Depremden korkma, depreme dayanıksız ev ve konutlardan kork.” Bir de ihmaller zinciri var ki sormayın.

Umudumuzu yitirmemek lazım. İnancımızı yitirmemek lazım. Ümitsizliğe kapılmamak lazım, vesselam.

Hoşça kalınız, sağlıcakla kalınız…