İnsan, ünsiyet etmek üzere yaratılan bir varlık. Ünsiyet; yakınlık, ahbaplık, ülfet etmek demek.

İnsan, muaşeret eden bir varlık. Özünde bunun için yaratılan bir varlık. Muaşeret; birlikte yaşama, insanların birbiriyle sosyal ilişkiler kurması, karşılıklı iyi ilişkiler kurması demek.  Kısaca, karşılıklı ilişki içinde olmak demek.

Karşılıklı ilişki ise kurallara göre yaşamayı zorunlu kılıyor. Bu kurallara da en geniş anlamıyla “ahlak” deniyor. Ahlak, bu yönüyle kurallı/iyi yaşamı temin eden usul ve kaideler bütünü olarak tarif edilebilir.

Kurallı yaşam; toplumun düzenini, huzurunu ve güvenliğini sağlayan temel faktörlerin başında yer alıyor. Bu durumu ifade eden “En kötü kural, kuralsızlıktan iyidir.” hatırlatmasını sıkça duyarız.

Gelgelelim, günümüzde kurallara yalnızca zayıflar uyar oldu. Gücü, imkânı, parası, ünvanı olanlar kuralları takmıyor. Kendilerini üstün gördüklerinden midir yoksa ayrıcalıklı gördüklerinden midir, kuralları pas geçiyorlar.

Kendilerini “güçlü” gören bu kesim, siyaset kurumunun da desteğiyle öyle bir algı oluşturdu ki artık herkes bu durumu kabulleniyor. Bürokraside, siyasette, ticarette gücü elinde bulunduran herkes, bu durumdan ve kabullenişten istifade ediyor. Yönettiği sosyal yapılar ve sivil toplum kuruluşları yoluyla güç devşiren herkes, kendini ayrıcalıklı/imtiyazlı görüyor.

İşin can sıkıcı olan yanı şu… Kendileri için ayrıcalık talep eden bu insanlar, bununla yetinmeyerek etrafını da bu imtiyaz çemberinin içine dâhil etmeye çalışıyor. Kerameti kendinden menkul nice harımsız tip ortalıkta dolaşıyor, önüne gelene posta koyuyor. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyen hadsizlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Diğer taraftan belirli mesleklerin parlatılması, hatta mensuplarına yasal ayrıcalıklar verilmesi, bu meslek sahiplerinin işteki imtiyazlarını sosyal yaşamda da sürdürme talepleri giderek artıyor.

Özel plakalı ve çakarlı araçlar trafik kurallarına uymuyor. Trafik cezasını umursamayan zenginler, rahatlıkla emniyet şeridini kullanıyor. Birileri çevirmeye takılmıyor, polisi takmıyor.

Çok kazananlar vergi vermiyor. Büyük şirketler kılıfına uydurarak ya da siyaset kurumunun kollamasıyla vergiden kolayca kurtuluyor. Çok kazanan malum meslek grupları, kahvehane işletmecilerinden ve pazarcılardan daha az vergi veriyor. Küçük esnaf ve işçi/memur olmasa vay halimize. Bir günlük cirosu, bir öğretmenin bir yıllık kazancından fazla olan bazı esnaflar/işletmeciler yıl sonunda benim kadar vergi vermiyor.

Kerameti kendinden menkul bazı kişi ve gruplar/yapılar, fiziksel ya da psikolojik baskıyla toplum üzerinde bir baskı oluşturuyor. İş bitirici, her yere girip çıkan, gerektiğinde kimsenin gözünün yaşına bakmayan bu kişi ve gruplar; oluşturdukları algının ve sahip oldukları kirli gücün verdiği cesaretle kanun/kural bilmez, sınır tanımaz olup çıkıyorlar.

Bütün bu ayrıcalıklı, imtiyazlı ya da kirli güç sahibi kişilerin her konuda kollanması ve kuralların yalnızca güçsüzler için var olduğu algısı toplumda ciddi bir rahatsızlık oluşturuyor. Ne yazık ki siyaset kurumunun ve bürokrasinin yaptığı hatalar, bu rahatsızlığın her geçen gün artmasına neden oluyor.

Niçin bazı meslek grupları ayrıcalıklı, üstün kabul ediliyor? Mesleğin icrası verilen imtiyazlar neden sosyal hayata taşınıyor, kimlik kartlarına işleniyor?

Güçlü olanlar, kurallara uyunca ne kaybediyor? Kurallara uymak kişide bir zafiyet mi oluşturuyor?

Herkes gibi ben de bu soruların cevabını merak ediyorum. Merak ediyorum, çünkü gelinen noktada güçlü olmak; ahlaklı, erdemli olmayı gerektirmez algısı yerleşik bir hâl aldı. Bu da duyarlı her vatandaşı üzüyor. Toplumun, siyaset kurumuna ve devlete olan güvenini zayıflatıyor. Dahası ahlak kurumuna olan güven zedeleniyor. “Çıkar ahlakı” genel/evrensel ahlakın yerini alınca, hiç kimse çaldığı minareye kılıf uydurmakta zorlanmıyor.

Yazımdan rahatsız olanlara ya da yazımı abartılı bulanlara, Cumhurbaşkanımızın hafta başında “Etik Eğitimi ve Etik Eğiticisi Yetiştirilmesi İşbirliği Protokolü İmza Töreni”nde yaptığı açıklamaya bakmalarını tavsiye ederim.  

28.05. 2025