Neden gün geçtikçe daha tahammülsüz, daha sert bir toplum oluyoruz? Neden adeta patlamaya hazır birer bombaya dönüşüyoruz?

Neden kalbimiz, sakin ve sükûnetli bir liman olmak yerine öfkenin, kinin ve nefretin kıvılcımlarıyla daha kolay kavruluyor?

Çünkü bu duyguların insan psikolojisinde/hayatında önemli bir yeri ve çok güçlü etkileri var:

Öncelikle çok güçlüler.

Sahibine çok hızlı bir tatmin hissi yaşatıyorlar.

Tam da bu yüzden yıpratan, yaralayan, yok eden, yıkıcı duygular.

İşte bu üç etki bir araya geldiğinde sahibini hızla sonuca götüren duygular olarak insana cazip geliyor. Öfke, kin ve nefret insana adeta “kestirme bir zafer” vaat ediyor ve zihnimizi bu cazibesiyle kuşatıyor.

Nasıl mı?

Birincisi; bu duygular insanı çabuk etkileyen, zihni manipüle eden ve bedeni bir anda harekete geçiren yüksek voltajlı birer ateşleyici. İnsan ise doğası gereği sabırsız, beklemeyi sevmeyen, hemen sonuç almak isteyen bir varlık.

Trafikte önümüze aniden kıran bir araca gösterdiğimiz o kontrolsüz tepkiyi ya da sosyal medyada bir paylaşıma katılmadığımız zaman klavyenin başında beliren o acımasız üslubu düşünün... Nefs, beklemek istemiyor; anında müdahale etmek, ateşe ateşle karşılık vermek istiyor. Hâl böyle olunca, insan ile bu yakıcı duygular arasında karanlık bir mutabakat doğuyor: Alan memnun, veren memnun...

İkincisi; insan hızlı sonuç almak isteyen bir varlık. Böyle olunca hızlı tatmin duygusu yaratan öfke, kin ve nefret sahibine daha hoş geliyor. “Öfke, baldan tatlıdır.” atasözü bu tuzağı ifade ediyor.

Öfke parladığında, zihin haklılık hissiyle sarhoş oluyor. O an tatlı gelen şey, aslında bünyeyi içten içe kemiren bir zehir. Ancak insan, çoğu zaman bu kısa süreli deşarj uğruna bir ömür taşıyacağı ağır yüklerin altına giriyor.

Üçüncüsü de kötülük-iyilik farkıyla ilgili. İyilik; sabır isteyen, zamana yayılan, yatırım gerektiren, olgunluk isteyen ve anlık ucuz hazları olmayan bir tercih. Özetle emek isteyen bir eylem.

Oysa kötülük, hızlı ve yüksek tatmin yaşatıyor. Sahibine yüksek bir güç hissi veriyor. Kestirmeden gidiyor. Dolayısıyla anlık zevkin/tatminin büyüsüne kapılan insan, kötü olana daha çok yöneliyor. Yönelim kötüye doğru olunca da karşısına ilk çıkan öfke, kin ve nefret oluyor.

Öfke kinle birleştiğinde, insan zihninde ürkütücü bir coşku yaratıyor. Bu coşku, beraberinde hep bir cezalandırma ve daha çok kötülük yapma isteği taşıyor. Bekletmek istemiyor; hemen infaz etmek, bedel ödetmek, cezalandırmak, intikam almak istiyor.

Günümüz toplumunun en önemli sosyal problemlerinden biri de işte bu “infaz ahlakı”.

Trafikte etrafına saldıran sürücüler, evladına veya eşine bir anlık öfkeyle şiddet uygulayanlar, iş yerinde bir hatayı hemen muhatabı değersizleştirme/kötüleme aracı sayan mesai arkadaşları, sosyal medyadaki dijital yargıçlar… Herkes kendi mahkemesini kurup anında ceza kesme peşinde.

Oysa insana ve topluma şifa verecek olan asıl şey, o yakıcı/yıkıcı anda sergilenecek bir sakinlik ve bir nefeslik duraksamadır.

Bir an durup düşünebilmek... O infazı bir süreliğine ertelemek… Hemen ceza kesmek, köprüleri yakmak yerine hesabı zamana, vicdana ve konunun muhatabına/ilgilisine bırakabilmek...

İşte o zaman, “bir anlık öfke”nin üzerimize yükleyeceği “bir ömürlük pişmanlık”tan kurtulmuş olacağız. Hayatımızın muhasebesini yaparken, benliğimizi kemiren “keşke”lerin yerine, ruhumuzu ferahlatan “iyi ki”leri koyabilmenin huzuruna ereceğiz.

Unutmayalım; hakiki güç öfkesiyle karşıdakini yıkmak değil, o öfke selinde kendi nefsinin dizginlerini tutabilmektir.

21.10.2026