Bazı kitaplar okunmaz; insanın içinde yıllardır sessizce duran bir kapıyı aralar. “Suya Anlattım”, tam da böyle bir yerden sesleniyor okuruna.
Hayat, bazı insanların elinde yalnızca yaşanmaz; ters yüz edilip yeniden dikilir. Tıpkı bir annenin eskimiş etekleri yeniden hayata hazırlaması gibi…
“Annem güneşten solan, ütüden parlayan eteklerimi ters yüz edip yeniden dikerdi. Yepyeni eteklerim olurdu.
Annemden aldığım dersi ezber etme vakti...
Artık yaşamaya hazır yeni bir yüzü var hayatımın!”
Geçmişten bugüne aktarılan bağlamlar, hikâyenin temel kurgusunda aslında benliğimizin özünü ortaya koymayı hedefler. Aynı bu öyküreklerde olduğu gibi... Günümüzde her şeyi çabucak tükettiğimiz ve ardımıza bakmadan yol aldığımız bu dünyada, varlığımızın özündeki güzellikler aslında çok yakınımızda. Birazcık üzerine gitsek hemen yanı başımızda duruyor. Ama biz neredeyiz? Arkamıza dönüp yolumuza bakıyor muyuz? “Biz nereden geldik, nereye gidiyoruz?” diye soruyor muyuz kendimize?
Belki de hikâyelerin artık “öykürek”lere dönüşmesinde hem zaman karşısındaki yenilgimizin hem de ardımıza bakmadan yol aldığımız bu dünyada nereye gittiğimizin farkında olmadan yaşadığımız hayatın etkisi vardır. Oldukça kısa, özünü birkaç cümleyle ifade eden öykürekler...
“Artık yaşamaya hazır yeni bir yüzü var hayatımın!” diyor yazarımız.
Uzun süredir ismini kitapçılarda aradığım ve yazma yolculuğumda önemli bir yeri olan usta kalem Nurhan Buhan’ın “Suya Anlattım” adlı hikâye kitabının basıldığını öğrendiğimde çok mutlu oldum. Kitabı sipariş edip elime geçen zamana kadar duyduğum heyecan benim için oldukça kıymetliydi.
Yazarın hikâyelerine aşinaydım. Dergilerden Nurhan Buhan ismine ve hikâyelerine aşinaydım. Kardeş Kalemler dergisinde okuduğum “Kadir’i Beklerken” adlı hikâye, benim için yazarın hikâyeciliğini tam anlamıyla yansıtan önemli metinlerden biri olmuştu.
Nurhan Buhan’ın ayrıntılı gözlemleri, güçlü betimlemeleri, gerçekten hayale yaptığı başarılı geçişler, insan psikolojisinin derinliklerinde dolaşan pasajları ve en önemlisi olay örgüsünü doğal akışı içinde aktarabilmesi bir hikâye okuru olarak beni oldukça etkilemişti.
Aslında yazarın okuduğum diğer hikâyelerinde de farklı teknikler dikkat çekiyordu. Ancak iç geçişlerde tamamen bir kadın duyarlılığının, bir kadın ruhunun güzele bakışındaki ayrıntıların özenli aktarımı hissediliyordu. Yazarın özellikle dile gösterdiği saygı, benim ifademle bir kitap çıkarmakta gecikmesinin de ipuçlarını veriyordu.
“Vefasız mı Oldum Ben” hikâyesinde de bu sürprizi fazlasıyla yaşıyorsunuz. Hatta hikâyenin sonunda adeta duvara toslar gibi oluyorsunuz. Ailesinden uzakta bir şehirde üniversite okuyan bir gencin, o şehirdeki yakın akrabaları ile yeni edindiği arkadaşları arasında paylaşma konusunda yaşadığı gelgitler; ailesinden öğrendiği içsel terbiyenin birdenbire farklı bir boyuta ulaşmasıyla sona eriyor.
“Artık yaşamaya hazır yeni bir yüzü var hayatımın!”
Kitapta yer alan “Ters Yüz” adlı hikâyedeki bu cümle, bana göre “Suya Anlattım” kitabında yazarın okurla kurmak istediği bağı anlatan temel motto cümlelerden biriydi.
Kitapta yer alan diğer öyküreklerde de çok önemli cümleleri takip edebilirsiniz. Her birinde birbirinden güçlü başlangıç cümleleriyle karşılaşırsınız.
Yazarın anlatıcısı çoğu zaman bir kız çocuğu, genç bir kız ya da genç bir kadındır. Baştan sona, yazarın çocukluğundan bugüne kadar etkilendiği ve esinlendiği ayrıntıların bir yansıması olarak karşımıza çıkar bu anlatıcı. Hikâyelerini bizimle paylaşırken içindeki bütün güzellikleri de ortaya koyar.
Sokakta oynayan bir kız çocuğu, oyunun bütün güzelliklerine dalıp gidecekken eve ekmek almak için çarşıya gider ve çarşıdaki bir kazı, onun çocukluk hayalinde bambaşka duyguların oluşmasına sebep olur.
“Çarşı” hikâyesinde yazar:
“Bir kamyon toprak tutsam altın olsa... Ne güzel olur, her yeri modern yaparım diye düşünüp gülüyorum içimden. Bir makine kolunu nasıl kaldırıyor, elindeki toprağı nasıl boşaltıyor; aklım almıyor. Biraz biraz daha seyretsem ne güzel olur ama eve gitmem lazım, geç kalıyorum.”
diyerek çocukluk dünyasının saflığını, hayret duygusunu ve masum hayallerini son derece doğal bir akış içinde okura hissettiriyor.
Kitaptaki hikâyeler arasında “Al Getir Sevgiliyi” adlı hikâye beni en çok etkileyenlerden biri oldu. İki ayrı anlatıcıyla tamamlanan hikâye, aslında ilk Yeşilçam filmlerinin senaryolarındaki duygusallık ile gerçeklik arasındaki bağı yeniden kurduruyor.
Salgın döneminde eve kapanan iki yaşlı insanın içsel yolculuğu, birbiriyle kesişip sonunun mutlu mu mutsuz mu biteceği belirsiz bir hikâyede okura yoğun duygular yaşatıyor. Ben sonu belirsiz ya da hiç beklemediğim şekilde biten hikâyeleri daha çok seviyorum. Nurhan Buhan’ın kitap boyunca kurduğu final sürprizleriyle burada da karşılaşıyorsunuz.
Yazar, kitabın başından sonuna kadar dili o kadar temiz, öz ve okuru sıkmadan kullanıyor ki; üslubundaki içtenlik aynı zamanda bir metnin en önemli unsurlarından biri olan tutarlılıkla tamamlanıyor.
“Suya Anlattım” kitabında temel figürlerin başında anne geliyor. Anne; kadını, vericiliği, paylaşmayı ve her yere dal budak salan hayatı temsil ediyor.
İşte o zaman anlıyorum:
Suya anlatacağımız o kadar çok şey var ki...
O kadar çok hikâyemiz var ki anlatılacak...
Ve bu kitapta olduğu gibi aktarılacak...
Annelerin, kızlarının, torunlarının ve bu toprakların hikâyelerinde olduğu gibi...
Belki de iyi hikâyelerin en büyük gücü budur: İnsan bitirdiğini sanırken aslında kendi içinde yeniden başlaması...
Ve belki de bütün iyi hikâyeler aynı yere çıkar:
İnsanın kendine geç kaldığını fark ettiği yere...
Son cümlemizde yine aynı motto cümlesi olsun. Çünkü bu kitabı her ele alışımda bu cümle, okuruna yepyeni sayfalar açacak gibi geliyor bana:
“Artık yaşamaya hazır yeni bir yüzü var hayatımın!”
