Eski bir fıkra vardır. Çok severim.
Ağanın biri dünyayı gezmeye karar vermiş. Her yolculuktan sonra köylüleri kahvede toplar, gördüklerini anlatırmış. Maksat, marabanın da ufku genişlesin!
Yine bir gün dönmüş seyahatten.
Köylüler etrafını sarmış.
— Ağam, bu sefer nere gettin?
— Afrike’ye getmişem.
— Ağam, Afrike’de ne yaptın?
— Safariye çıkmışem.
— Hele bu safari ne ola ki?
— Arabaya biniysen, araziye çıkıysen. Nerde bi heyvan göriysen peşinden arabayı süriysen. Yetişince de tüfenk ilen vuriysen.
— Ağam, sen hiç heyvan vurdin?
— Heee, vurdim.
— Ne vurdin?
— Zebra vurdim.
— Hele bu zebra ne ola ki?
— Eşeği biliysen?
— Hee.
— Aha, eşeğin siyah beyaz çizgili olani.
— Abovvv! Başka ne vurdin ağam?
— Züreyfa vurdim.
— O ne ola ki?
— Eşeği biliysen?
— Hee.
— Aha, eşeğin bacakları iki metre, boynu da üç metre olani.
— Vay ağam! Başka?
— Gergedan vurdim.
— Hele o ne ola ki?
— Eşeği biliysen?
— Hee.
— Aha, eşeğin derisi kalın olani. Bir de burnunda boynuzları vardir.
— Vıyyyy! Başka ne vurdin ağam?
— Piton vurdim.
— Ağam, bu piton ne ola ki?
— Eşeği biliysen?
— Hee.
— Eşeğinkini biliysen?
— Heee.
— Aha, onun dört metre olanidır. Lakin eşek yohtır!
Bu fıkrayı yıllar önce okumuştum.
O zaman sonuna gülmüştüm.
Şimdi başına gülüyorum.
Adam Afrika’ya gitmiş. Safari yapmış. Zebra görmüş, zürafa görmüş, gergedan görmüş. Dünyayı dolaşmış ama köylüye gördüklerini anlatırken bildiği tek referans eşek!
Aslında mesele köylünün eşekten başka hayvan tanımaması değil.
Mesele, ağanın dünyayı gezdiği hâlde eşekten başka bir şey anlatamaması.
Bizim memlekette de böyle ağalardan bolca var.
Ama önce bir ayrım yapalım.
Vatandaşın biri yıllarca çalışmış, para biriktirmiş, üç kuruş kenara koymuş, bir de vize alabilmişse Avrupa’ya gitmiş.
İtalya’da Pisa Kulesi’ni eliyle tutuyormuş gibi fotoğraf çektirmiş.
Fransa’da Eyfel Kulesi’nin önünde poz vermiş.
Yunanistan’da kalamar yemiş, uzo içmiş.
Hollanda’da kanalların önünde bisiklete binmiş.
İspanya’da paella yemiş.
Ne güzel!
İsterse Pisa Kulesi’ni iki eliyle tutsun. İsterse Eyfel’in önünde takla atsın.
Adam tatil yapıyor.
Kimseye rapor sunmak, proje üretmek, memleketin sorunlarına çözüm bulmak zorunda değil.
Kendi parasıyla gitmiş, kendi keyfine göre geziyor.
Hatta bu vize şartlarında gidebildiyse ayrıca tebrik etmek lazım!
Bizim derdimiz onunla değil.
Bizim derdimiz, turist olarak gezip devlet adamı olarak dönenlerle!
Daha doğrusu, devlet adamı sıfatıyla gidip turist olarak gezenlerle.
Bir de şu meşhur ziyaretlerimiz ve temaslarımız var!
Memlekette herkes bir yerlere gidiyor.
Bakanlar gidiyor.
Belediye başkanları gidiyor.
Ticaret ve sanayi odaları gidiyor.
Esnaf odaları, meslek odaları, birlikler, federasyonlar gidiyor.
Heyetler kuruluyor.
Programlar hazırlanıyor.
Uçaklara biniliyor.
Otellere yerleşiliyor.
Sonra başlıyor ziyaretler.
Bir ülkenin ticaret odası ziyaret ediliyor.
Başka bir ülkenin belediye başkanıyla görüşülüyor.
Bir fuara katılım sağlanıyor.
Bir kurumun yetkilileriyle fikir alışverişinde bulunuluyor.
Ve dönüşte o muhteşem açıklama:
“Son derece verimli temaslarda bulunduk.”
Bayılıyorum şu temas kelimesine!
Kim kime temas etmiş?
Neresine temas etmiş?
Temasın sonunda ne olmuş?
Belli değil!
Bir de “karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk” var.
Ne verdiniz?
Ne aldınız?
Görüş alışverişinden memlekete ne kaldı?
Onu da bilmiyoruz.
Fotoğraflara bakıyorsunuz.
Başkanlar yan yana.
Aralarında bayraklar.
Önlerinde çiçekler.
Ellerinde plaketler.
Herkes gülümsüyor.
Altında da açıklama:
“İki ülke arasındaki iş birliği olanakları değerlendirildi.”
İyi de arkadaş, ne değerlendirdiniz?
Hangi iş birliği?
Hangi proje?
Hangi yatırım?
Hangi somut sonuç?
Bir ticaret odası heyeti Avrupa’ya gidiyorsa, döndüğünde üyelerine yeni pazarlar, yeni bağlantılar, yeni ticaret olanakları sunabilmeli.
Bir belediye başkanı gidiyorsa, gördüğü iyi uygulamalardan hangilerini kendi şehrine taşıyacağını anlatabilmeli.
Bir bakan gidiyorsa, ülkeye ne kazandırdığını açıklayabilmeli.
Yoksa hepimiz valiz hazırlayıp uçağa binebiliriz.
Gerçi o da artık o kadar kolay değil!
Ülkenin itibarı, pasaportumuzun gücü, vize kuyrukları derken dünyayı gezmek de ayrı bir meseleye dönüştü.
Biz sıradan vatandaşlar konsolosluk kapılarında banka hesaplarımızı, tapularımızı, maaş bordrolarımızı gösterip geri döneceğimize dair âdeta yemin ederken, bizim adımıza dünyayı gezenler dönüp bize “verimli temaslarını” anlatıyor.
Bari o temaslardan birinde bizim vize meselesini de konuşsaydınız!
Bir de işin proje tarafı var.
Son yıllarda öyle bir proje merakı başladı ki insan bazen projenin bir sorunu çözmek için mi hazırlandığını, yoksa bir yerlere gitmek için mi icat edildiğini anlayamıyor.
Projenin adı uzun.
Hedefleri iddialı.
İçinde sürdürülebilirlik var, dijital dönüşüm var, kültürlerarası etkileşim var, iyi uygulama örnekleri var.
Bir de olmazsa olmazımız: Vizyon!
İçeriğine bakıyorsunuz, memleketin hangi sorununa çözüm getireceği belli değil.
Ama yurt dışı hareketliliği kısmı gayet açık!
Kim gidecek?
Kaç gün kalacak?
Hangi ülke gezilecek?
Hangi otelde konaklanacak?
Bunlar tamam.
Peki dönüşte ne olacak?
İşte orası biraz karışık.
Bir sunum hazırlanacak.
Birkaç fotoğraf paylaşılacak.
Katılım belgeleri dağıtılacak.
Bir de proje sonuç raporu yazılacak.
Sonra?
Sonrası yok!
Elbette gerçekten işe yarayan, bilgi ve deneyim kazandıran, kurumlara katkı sağlayan çok değerli projeler var. Onları ayrı tutuyorum.
Benim sözüm, projeye katkı sunmak yerine projeye yamananlara!
Eskiden bir sorunu çözmek için proje yapılırdı. Şimdi bazılarının bir yerlere gidebilmek için sorun aradığından şüpheleniyorum!
Üstelik bu mesele yalnızca siyasetçilerin, belediye başkanlarının meselesi değil.
Bizim eğitim dünyamızda da durum farklı değil.
Finlandiya’ya eğitim sistemi incelemeye gidenler var.
Dönünce anlattıkları ilk şey şu:
“Orada çocuklar ayakkabılarını çıkarıp derse giriyor.”
İyi de kardeşim, sen Finlandiya’ya ayakkabı incelemeye mi gittin?
Öğretmen nasıl yetiştiriliyor, ölçme-değerlendirme nasıl yapılıyor, öğretmene ne kadar güveniliyor… Bunları mı öğrendin, yoksa çorap mı saydın?
Ağanın zürafayı eşek üzerinden anlatmasından ne farkı var?
Yanlış anlaşılmasın.
Kimsenin seyahat etmesine, başka ülkeleri görmesine, başka kültürleri tanımasına itirazım yok.
Aksine, herkes gezsin.
Herkes görsün.
İmkânı olan dünyayı dolaşsın.
Ama kamu adına bir yerlere gidiyorsanız, dönüşte birkaç fotoğraf, bir plaket ve üç beş süslü cümleden fazlasını beklemek hakkımız.
Çünkü çok ülke görmekle çok şey bilmek aynı şey değil.
İnsan dünyanın öbür ucuna gidip hiçbir şey öğrenmeden dönebilir.
Bir başkası yaşadığı şehirden hiç ayrılmadan dünyayı anlamaya çalışabilir.
Mesele kaç ülke gezdiğin değil, gördüklerinin sende neyi değiştirdiğidir.
Gezmek başka, görmek başka.
Görmek başka, anlamak başka.
Anlamak başka, öğrendiğini hayata geçirmek bambaşka.
Bizim asıl ihtiyacımız dünyayı dolaşan insanlar değil, dünyadan bir şey öğrenen insanlar.
Vatandaşın gezisinden fotoğraf kalması normaldir. Yöneticinin gezisinden yalnızca fotoğraf kalması normal değildir.
Ama burada bütün suçu ağaya yüklemek de haksızlık olur.
Çünkü ağanın anlattıkları kadar, köylünün neyi merak ettiği de önemlidir.
Ağa dünyayı dolaşıp hâlâ eşek anlatıyorsa, köylü de her duyduğuna “Vay ağam!” demekten vazgeçmeli.
Sormalı, sorgulamalı, merak etmeli.
Yoksa ağa değişse de hikâye değişmez.
Çünkü memlekette Afrika’yı gezmiş ağa çok.
Ama artık köylünün de eşekten başka bir şey anlaması gerek!