Hayatımız bir yapboz adeta… Yasalar bile daha altı ayına varmadan değişebiliyor. Devlet teşkilatının ve kurumların yapısı son yirmi yılda kaç kez değişti, hatırlamıyoruz. Bunun gibi birçok değişiklik… En son örnek de emeklilere verilecek ikramiye… Önce sınırladık, bir ay sonra yeni bir düzenleme yapma ihtiyacı doğdu.

Elbette bazı konularda ancak deneme-yanılma ile sonuca ulaşmak mümkün. Elbette bazen bir pilot uygulama türünden başlangıçlar yapmak gerekebilir. Ancak neden bu kadar savruluyoruz? Neden bir yapboz görüntüsü veren bir manzaradan kurtulamıyoruz?

Kurumsal yaşamda böyle de sosyal yaşamda farklı mı? Elbette değil. Toplum olarak bir konunun peşine takılıp hepimiz kınıyoruz, yuhalıyoruz, alkışlıyoruz. Bir süre sonra geriye dönüp baktığımızda pişman oluyoruz, yaptığımıza utanıyoruz. Bugün bir şeyi desteklerken yarın aynı şeye karşı çıkabiliyoruz.

Bu ani değişimin, kısa süre içerisinde o fikirden/düzenlemeden dönüşün sebebi ne? Bir yıl önce, hatta 3-5 ay önce iyi olan neden kötü oluveriyor?

Bu kadar kısa süre içerisinde hangi kurumsal değişim oldu da fikirlerimiz değişti? Bu süre zarfında hangi toplumsal değişim oldu ki ihtiyaçlar ve sorunlar değişti?

Aslında hiçbir şey değişmedi. Dün kalabalığın peşine takılıp düşünmek yerine inanmayı seçen insan, bugün yanıldığını fark etti. Maalesef çoğunluğu haklı görme alışkanlığının/yanılgısının bizi getirdiği nokta bu...

Kalabalığın gittiği yere gitmeyi daha güvenli olarak gören toplumun, asıl gidilmesi gereken yolun kavşağını kaçırdığını anlaması fazla sürmüyor maalesef.

Bu noktada karşımıza şu soru çıkıyor: Çoğunluk, hakikatin ve doğrunun kanıtı mıdır? Bu soruya net bir cevap bulabilmek ve hakikatin yoluna bir fener tutabilmek için şu soruları da ekleyebiliriz:

Bir kalabalığı takip etmek, çoğunluğun izinden gitmek, bizi her zaman doğru yere ulaştırır mı? Herkesin gittiği yer, gidilmesi gereken yer midir? Toplumsal/sınıfsal uzlaşıyla, meclis kararıyla benimsenen bir şey, her zaman “iyi” şey midir? Yaygın kanaate ve kabule teslim olmak akla ve hakikate yatkın mıdır? Başkalarına benzemek, başkasına uymak ve diğerleri gibi yaşamak ne kadar akıllıcadır?

Bu sorular çoğaltılabilir. Burada şu gerçeği bir kenara not etmek gerekiyor: Düşünmek yerine inanmayı/itaati tercih etmek, kişileri de toplumları da hataya sürüklüyor. Bu hatalı anlayışa kılıf olarak bize ezberletilen “çoğunluk/demokrasi” kabulü ise Demokles’in kılıcı gibi başımızın üzerinde sallanıyor.

Kısacası; çoğu zaman çoğunluğa uyarak aldanıyor, kalabalıkların peşinden giderek uçuruma sürükleniyoruz. Oysa insana ilk emredilen şey inanmak değil, okumak… Kâinatı, hayatı, olayları, insanları, gidişatı okumak… Okumak ve ardından çokça düşünmek. Bunun içindir ki “Oku!” emri Kur’an-ı Kerim’de iki yerde zikredilirken, aklını kullanma/düşünme 700’den fazla tekrar edilmektedir.

Çoğunluğun dediği doğru olsaydı, “iman” esas olsaydı, Allah-u Teala bize önce okumayı değil itaati emrederdi. 

Modern yaklaşımlar ve sistemler, çoğunluğu doğrunun ölçüsü olarak kabul ederken Kur’an-ı Kerim insanı çoğunluğa karşı uyarmış, insanları çoğunluğun değil hakikatin peşinden gitmeye çağırmıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’e, tarihe ve tarihi olaylara baktığımızda halkın/çoğunluğun, çoğu zaman kendi kötülüğünün savunucu olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Ne yazık ki eğitim ve kültür düzeyi ne olursa olsun, çoğunluk düşünmeyi başkalarına havale ettiği için çok kısa zaman içerisinde avamlaşıyor. Ne yazık ki eğitim ve kültür düzeyinden bağımsız olarak bu çoğunluğun/avamın işaret ettiği de çoğu zaman “iyi”nin değil kötünün/yanlışın tarafı oluyor. Aklını kullanmayan ve düşünmeyi başkalarına havale eden çoğunluğun, her zaman iyiyi/doğruyu tercih edeceği kanaati de büyük bir yanılgı olarak orta yerde duruyor.

İnsan, iyiden yana olmak ve doğru tercihlerde bulunmak istiyorsa; bütün ezberleri unutup kendini kalabalıklardan kurtarmalı yani özgürlüğe kaçmalıdır. Kalabalıklara rağmen, “Bir ihtimal daha var.” diyebilmelidir. Çoğunluğun aksine “Şöyle de bir durum var.” diyebilmelidir.

06.12.2023