İnsan, en çok bayramlarda geçmişine döner. Kalabalıkların arasında eksilenleri, sevinçlerin içinde büyüyen gurbeti ve dünyanın geçiciliğini yeniden hatırlar. Çünkü mezarlıklar yalnızca kaybettiklerimizin değil, kendi hakikatimizin de sessizce bizi beklediği yerlerdir.
Değişen hayat şartlarının ve zamanın hızlı akışının benliğimizi kuşattığı günlerden geçiyoruz. Bu çağ, çocukluğumuzun, gençliğimizin ve daha düne ait bütün hatıralarımızın taşıdığı hakikat duygusuna yabancılaşmamıza neden oluyor. Türk ozanının gönül ikliminde derin bir yer tutan gurbet duygusu artık bütünüyle varlığımıza hâkim oluyor. Yaşadığımız çağ, insana kendi yurdunda bile gurbet hissi yaşatıyor. Gurbetten ötesi ise yad ellerde hissedilen yalnızlık ve kimsesizlik değil mi?
Bayramlar yaklaştıkça içimizdeki gurbet duygusu daha da büyüyor. Bizi sımsıkı kuşatan o sıcak ve samimi duyguların yerini; çabucak tüketilen, anlık mutluluklar alıyor. Cep telefonu ekranında kayıp giden görüntüler gibi her şey hızla akıp gidiyor elimizin altından. Belki yüzlerce mutluluk karesi çekiliyor ama gönülde bırakılan izler giderek siliniyor.
Hâlbuki çocukluğumuzun ve gençliğimizin bayramları, ruhumuzda hâlâ taptaze duran izler bırakmıştı. O sabahların heyecanı, bayramlıkların sevinci, aile büyüklerinin sesi, aynı sofranın etrafında toplanmanın huzuru… Bütün bunlar yalnızca bir hatıra değil, kimliğimizin de bir parçasıydı.
Bugün sabahleyin, her bayram öncesinde hatta ayda birkaç kez gerçekleştirdiğim mezarlık ziyaretine yine zaman ayırdım. Mezarlıklar, ölüm gerçeğinin ötesinde, insanı zamanı aşan bir sonsuzluk düşüncesine götürüyor. Daha dün kaybettiğimiz insanların acısı yüreğimizi yakarken bugün onların suskunlar diyarındaki huzuru, bizi kendi gerçekliğimizle baş başa bırakıyor. Ölümün insanı kuşatan sessizliği burada daha derinden hissediliyor.
Aslında mezarlıklarda hissedilen duygu yalnızca hüzün değil. Orada, sevdikleriyle aynı manevi iklimde bulunmanın huzurunu da yaşıyor insan. Onların bizden hiçbir beklentisi yok; fakat bizim onlardan beklentimiz büyük: Ahiret âleminde yeniden kavuşabilmek… Dünya hayatında paylaşılan güzellikleri orada da sürdürebilmek…
Sesleri, konuşmaları, yüzleri ve gülüşleri bir film şeridi gibi geçiyor gözümüzün önünden. Anlıyoruz ki onların varlığı artık mezar taşlarında değil; dualarımızda, hatıralarımızda ve gönlümüzün en derin yerlerinde yaşamaya devam ediyor. İnsan, mezarlık ziyaretlerinde biraz da kendisini sorguluyor. Dünyaya bakışı, hayatı anlamlandırışı değişiyor.
Belki de bu yüzden bayram; yalnızca tatil, dinlenme ve eğlenme zamanı değildir. Bayram; ziyaretin, paylaşmanın, kavuşmanın ve hatırlamanın zamanıdır. Çünkü insanın benliğini bu dünyaya ait hiçbir şey tam anlamıyla doyuramıyor. Fakat sevgi, saygı, paylaşım ve birlikte olmanın verdiği huzur hiçbir şeye değişilmiyor.
Bayram namazının ardından aynı sofrada buluşan aileler, edilen sohbetler, kapıyı çalan dostların güler yüzü… İşte bayramın gerçek ruhu tam da burada saklı. İnsana, insan olmanın ne kadar kıymetli olduğunu yeniden hatırlatan o sıcak iklimde…
Bayram dediğimiz iklim; bereketin, rahmetin ve merhametin insanları kuşattığı özel zamanlardır. Mezarlık ziyaretleri ise bu zamanların manasını daha doğru okumamıza vesile oluyor. Çünkü insan, hayatın geçiciliğini en iyi sessiz mezar taşlarının arasında anlıyor.
Belki de bayram; kaybettiklerimizi hatırlarken, hâlâ sahip olduklarımızın kıymetini anlayabilmektir. Ve insan, mezarlıkların sessizliğinde öğrendiği hakikati hiçbir kalabalıkta bulamaz.