Muğla’da eskiden bir çocuğun eğitimi yalnızca okul kapısından içeri girince başlamazdı. Evden çıkarken nasıl selam verdiği, çarşıda büyüğünün yanından nasıl geçtiği, komşusuyla nasıl konuştuğu da eğitimin bir parçasıydı. Kim bilir, belki o zamanlar “değerler eğitimi” diye ayrıca bir ders başlığına ihtiyaç duyulmamasının sebebi, bazı değerlerin hayatın zaten içinde bulunmasıydı.

Şimdi eğitim imkânlarımız çok daha geniş. Akıllı tahtalarımız, dijital içeriklerimiz, çevrim içi kaynaklarımız, yapay zekâmız var. Öğrenci birkaç saniye içinde dünyanın bütün bilgisine ulaşabiliyor. Fakat küçük bir ironi de burada başlıyor: Dünyanın bilgisine ulaşmak kolaylaştıkça yanımızdaki insana ulaşmak zorlaşıyor.

Muğla’nın bir okulunda öğrenci Tokyo hakkında sunum hazırlayabiliyor, New York’taki bir müzeyi sanal olarak gezebiliyor, yapay zekâyla yabancı bir dilde konuşabiliyor. Fakat aynı öğrenci bazen koridorda karşılaştığı arkadaşının yüzüne bakmadan geçebiliyor. Teknoloji ona binlerce kilometre ötesini gösterirken birkaç adım ötesindeki insanı görmeyi öğretemeyebiliyor.

Demek ki eğitimde asıl meselemiz artık yalnızca “Çocuk ne biliyor?” değildir. Biraz da “Bildiği onca şeyin arasında insana nasıl davranıyor?” sorusudur.

Çünkü nezaket yalnızca “günaydın”, “teşekkür ederim”, “özür dilerim” kelimelerini yerli yerinde kullanmak değildir. Bunlar nezaket ağacının dallarıdır; kökü ise çok daha derindedir. Nezaket, içten gelen insan karakterinin mührünü dünyaya güzellik ve estetik olarak yansıtabilmesidir.

Bir çocuğun gökyüzüne bakışındaki hayranlık, toprağa basarken duyduğu yakınlık, denizin karşısında hissettiği ferahlık, bir çiçeği koparmaya kıyamaması, bir kuşun kanat çırpışını seyretmesindeki sevinç… Bütün bunlar onun ruhunda bir güzellik duygusu oluşturuyorsa eğitimin asıl vazifesi, bu güzelliğin insana bakışına da yansımasını sağlamaktır.

Çiçeğe incelikle bakıp insanı incitmekte bir çelişki vardır.

Kuşun özgürlüğünü sevip arkadaşının farklılığına tahammül edememekte de…

Denizin maviliğine hayran olup yanı başındaki insanın gönlündeki güzelliği görememekte de…

İşte nezaket biraz da insanın bu çelişkiden kurtulmasıdır. Tabiatta gördüğü güzelliği insan ilişkilerine taşıyabilmesidir.

Üstelik bunun ilk mektebi çoğu zaman ailemizdir. Anne sevgisi, baba sevgisi, kardeşe duyulan yakınlık, aile sofrasındaki paylaşma duygusu çocuğun dünyayla kuracağı ilişkinin ilk kelimeleridir. Hatta insanın Allah sevgisi bile yalnızca dilinde kalan bir söz olmaktan çıkıp yaratılmış olana merhamet, saygı ve incelik olarak yansıyabildiğinde hayatın içinde görünür hâle gelir. Ruhumuzdaki sevginin dünyaya düşen gölgesi, davranışlarımızdır.

Belki bu yüzden nezaket öğretilmekten çok yaşatılması gereken bir ahlaktır.

Muğla’nın eğitim geleneğinin bugüne taşıyabileceği en kıymetli taraflardan biri de burada aranabilir. Çocuklarımız dünyayı tanısınlar. Yabancı diller öğrensinler, yapay zekâyı kullansınlar, dünyanın bütün kütüphanelerine ulaşsınlar. Fakat Muğla’nın dağlarına baktıklarında güzelliği, denizine baktıklarında enginliği, toprağına dokunduklarında aidiyeti hissedebilsinler. Ve bütün bunlardan öğrendikleri inceliği insana taşıyabilsinler.

Çünkü bir insanın gerçek eğitimi belki de bildiklerinin miktarında değil, gördüğü güzelliği karakterine ne kadar dönüştürebildiğinde ortaya çıkar.

Yapay zekâ çağında çocuklara dünyanın bütün bilgisini öğretmeye çalışırken en eski dersimizi unutmak biraz tuhaf olmaz mı?

İnsan olmayı.

Öyleyse eğitimin elinden teknoloji tutsun; buna itirazımız yok. Ama çocuğun elinden de nezaket tutsun.

Çünkü bilgi insanın zihnini büyütür; nezaket ise o büyüyen zihne güzel bir kalbin nasıl eşlik edeceğini öğretir.

Ve belki eğitimin ulaşabileceği en güzel yer de budur:

Gökyüzüne güzel bakan gözlerin, insana da güzel bakabildiği bir dünya kurmak.