İnsanlık olarak hâlâ tarım toplumu hayatı yaşasaydık, çoğumuz, doğduğumuz yerlerde kalacaktık ama sanayi toplumu ve buna bağlı “iş bölümü” ile hayatımızı, doğduğumuz yerlerden çok başka yerlerde sürdürmeye başladık. Kimimiz memuriyetten, kimimiz yatırımın kâra dönüşmesi için uygun yer arayışından, kimimiz de evlilikle farklı farklı yerlerde ömür geçirdik.

Şöyle bakıyorum da benim 9 yılım Manisa-Turgutlu’ya bağlı Osmancık köyünde geçti; 11 yılım Turgutlu’da, 6 yılım Ankara’da, 12 yılım Elazığ’da 32 yılım da Muğla’da geçti.

Rahmetli babam, çiftçiliğe dayalı köy ekonomisinin yetersizliğini fark etmiş ve önce kendini inşaat ustası olarak geliştirmiş. Birkaç parça tarım arazisi ile birlikte inşaat ustalığı yaparak 10 nüfuslu bir aileyi geçindirmeye çalışmış ama bakmış ki mevcut arazi ile kendisi ve ilerde çocuklar geçinemeyecek, daha geniş bir iş sahasına ulaşmak üzere ve özellikle 5 çocuğunu okutmak üzere şehre taşınmış. “Sizi okutacağım, kara çoban, kara çapacı yapmayacağım.” der idi mesela…

Ben ve rahmetli Halil Aga okuduk. İkimiz de üniversitede hoca olduk. Rahmetli babam ikimizin de üniversitede hoca olduğunu gördü… Onun için büyük mutluluktu bizim üniversitede hoca olmamız…

Lise, üniversite, meslek hayatı… Hep ilk 9 yaşın geçtiği köyden uzakta…

Yıllar sonra, bu yazıyı bilgisayarda ve kardeşimin köyümün arazisindeki bağ evinden yazıyorum…

Her taraf zilzurna ilkbahar…

Ağaçlar meyveye dönmüş. Yapraklar yemyeşil… Her türlü kuş ötüşü… Yıllardan beri suyu akmayan ve çocukluk hatıramızın tam da göbeğinde bulunan Cüccün’ün Çeşmesi’nden su akıyor. Bu yıl yağış bol oldu ya… Çeşmenin kaynağı da coşmuş demek ki…

Bu çeşme çocukluk dünyamızın neşe ve sevinç kaynağıdır… Tam da bu günlerde oğlakları gütmek için çeşmenin üst tarafındaki Küçük Çarklı deresine getirirdik… Sabah serinliğinde, henüz kalkmakta olan sisleri yara yara gelirdik Küçük Çarklı’ya… Burayı küçük bir vadi olarak düşünün… İki tarafı çalı ve otlarla dolu olurdu… Oğlaklar, kuzular buradaki taze otları, çalı filizlerini yerken öyle güzel bir pıtırtı duyulurdu ki… Her otun ve filizin oğlak ve kuzu tarafından koparılışı bir ses zenginliği de katardı çocuk dünyamıza.

Oğlak ve kuzuları ekin tarlalarının dışında otlatırdık. Evden çıkarken anamız-babamız tenbih ederdi. “Sakın ekin tarlalarına, bağlara sokmayın hayvanları.” derlerdi. Biz çocuklar da civardaki ekin tarlalarına zarar vermemek için oğlaklara kuzulara devamlı göz-kulak olurduk. Hayvanlar, ekinlere, bağlara girerse civarda dolaşan “destivan” (köy bekçisi, destbân) düdüğünü acı acı öttürürdü veya buralarda olduğunu bildirmek için öttürürdü de biz onu hayvanlar ekine bağa zarar veriyor diye anlardık.

Oğlaklar kuzular neşe ile karınlarını doyururken bizler de acıkırdık elbette. Analarımız sabah çıkarken bir çıkın yapmıştır. Tabii peynir-ekmek… Salam, sosis, jambon olacak değil ya… Hadi bir de olsa olsa haşlanmış yumurta ve soğan…

Biz “has un” dediğimiz undan ekmek yapardık. Bazı aileler de arpa unu ekmeği yaparlardı. Rahmetli anacığım, “Ekmeğinize sahip çıkın. Başkasına vermeyin.” derdi ama kurabiye gibi olan o esmerimsi arpa ekmeği bana çok tatlı gelirdi ve ekmeğimin bir parçasını arpa ekmeği olan çocukla değişirdik. O çocuk, peynirin yanında has un ekmeğini arpa ekmeğine katık ederek yerdi. O sahne hayatım boyunca gözümün önünden gitmemiştir.

Yaz aylarında oğlak ve kuzuları Mersin Tepe’ye sürerdik. Yamaçlardaki tarlalardaki ekin biçilmiş, otlar ortaya çıkmaya başlamıştır; arada da ekin başakları kalmıştır… Kuzular ve oğlaklar öyle iştahlı yayılırlar ki, onları güden bizler bile çok mutlu oluruz.

Tabii artık yaz günleridir ve hava sıcaktır… Nöbetleşe bir şekilde Cüccün’ün Çeşmesinin önündeki ahır (suyun musluktan aktıktan sonra biriktiği yer)’da “yüzme” adı altında “çimerdik”… 50 cm genişlik ve derinlik, bir buçuk metre uzunluktaki ahırda ne kadar yüzülürse o kadar yüzerdik. Tabii bizimki yüzmekten çok serinleme amaçlı olurdu…

Cüccün’ün çeşmesine akşamları şeytanların geldiğine inanılırdı.

7 veya 8 yaşımda olduğum bir Ağustos sonu… Sabah uyandım, evde tek ben kalmışım. 3 küçük kardeşim ve ablam, ağabeyim, babamlarla birlikte üzüm kaldırmaya gitmişler. Uyanınca bir dilim ekmeğe yoğurt sürüp yedim. Sonra o tepe senin, bu tepe benim; o yamaçta yuvarlan, bu derede çekirge avla… Derken… Akşam oldu. Aile üzüm bağında sergiden üzüm kaldırıyor. Hava karardı. Sergi yerine gitmem lazım… Gidebileceğim 3 yol var… Biri ağaçların arasından… Biri Koca kandaktan… Orası çok karanlık… Bir yol da Cüccün’ün Çeşmesi’nden ama çeşmede akşamları şeytan oluyordu hani… Nasıl geçeceksin?... Üç yoldan gene en uygununu; yani çeşmenin orayı seçtim… Çeşmeye yaklaştıkça şeytan korkusu sardı… Tüylerim diken diken oldu… Çeşmeye yaklaşınca hiç o tarafa bakmadan, dereden aşağı bi topukladım…

Sergi yerine vardığımda babam başımı okşadı ve “Afferim oğluma!... Karanlıkta gelmiş.” dedi…

O okşamayı hâla hissederim başımda…

Not: Yarın Kurban bayramı başlıyor. Bu mübarek bayramın hayırlara vesile olması temennilerimle herkesin bayramı mübarek olsun.