Sıcağın kavurduğu dünyada insanı serinleten yine insandır.

Eskiler, yazın en bunaltıcı günlerine Eyyâm-ı Bahur derdi. O günlerin kavurucu sıcağını anlatmaya kelimeler bile yetmezdi. Zaman değişti; isimler de değişti. Bir dönem çöl sıcakları dedik, Basra sıcakları dedik, Afrika sıcakları dedik, El Niño sıcakları dedik. Bugün ise Avrupa'dan gelen sıcak hava dalgalarını "Ejderha sıcakları" diye anıyoruz.

İsimler değişiyor ama güneş aynı güneş. Değişmeyen bir başka gerçek daha var: İnsanın dayanma gücü...

Gündüz vakti sokaklar boşalıyor. Gölgeler bile serinlik olmaktan çıkıyor. Denize ulaşabilenler kendilerini suyun kollarına bırakıyor; ulaşamayanlar evlerinin en serin köşesinde nefes almaya çalışıyor. Bu günlerde serinlemek bile bazen bir imkân meselesi hâline geliyor.

Fakat bu kavurucu sıcaklar bana yalnızca yazı değil, insanın vicdanını da hatırlatıyor.

Çünkü dünyanın bir yerinde insanlar klimanın altında sıcaklığı hissetmeden yaşarken, başka bir coğrafyada güneşin altında ekmeğinin peşinde çalışanlar var. Bir tarafta yaz tatili planları yapılırken, diğer tarafta sıcaklığın ortasında açlıkla, susuzlukla ve savaşla mücadele eden insanlar...

Tam da burada aklım Filistin'e gidiyor.

Yakıcı güneşin altında korkuyla yaşayan çocukları düşünüyorum. Her gün ölüm ihtimaliyle uyanan anneleri... Hastalığın, açlığın ve çaresizliğin ortasında yine de hayata tutunmaya çalışan insanları...

İnsan gerçekten her şartta yaşamayı öğreniyor. Ama insanı yaşatan yalnızca nefes almak değildir; umut edebilmektir.

Bu düşünceler beni yıllar önce izlediğim Katwe Kraliçesi filmine götürüyor.

Afrika'nın en yoksul mahallelerinden birinde geçen gerçek bir hayat hikâyesi...

Çöp toplayarak yaşamını sürdüren aileler... Açlığın ve sefaletin sıradanlaştığı bir dünya...

İş bulamayan üniversite mezunu genç bir adam, umudunu kaybetmek yerine mahallesindeki çocuklara satranç öğretmeye başlıyor. O çocuklardan biri olan Phiona ise okuma yazması bile olmayan küçük bir kız...

Fakat bir insanın inancı, başka bir insanın kaderini değiştirebiliyor.

Satranç tahtasında başlayan yolculuk, dünya şampiyonluğuna uzanıyor.

Aslında değişen yalnızca küçük bir kızın hayatı değildir.

Değişen, bir insanın başka bir insana dokunmasının neler başarabileceğidir.

Belki de cennet bazen büyük servetlerde değil; uzatılan bir elde, güven veren bir bakışta, "Sen başarabilirsin." diyen birkaç cümlede saklıdır.

Bugün ejderha sıcaklarının kavurduğu şu günlerde ihtiyaç duyduğumuz serinlik de budur.

İnsanın insana serinlik olması...

Çünkü mesele ne yazın sıcağıdır ne de kışın soğuğu.

Asıl mesele; insanın hangi şart altında olursa olsun insan kalabilmesidir.

Merhametini kaybetmeyen, adaletten ayrılmayan, umudunu diri tutan insanlar oldukça dünyanın hiçbir sıcağı insanlığı kurutamayacaktır.

Ve yazımı küçük ama gönlümde büyük bir teşekkürle bitirmek istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde yolum Menteşe Devlet Hastanesi Acil Servisi'ne düştü. Orada görev yapan doktorların, hemşirelerin ve bütün sağlık çalışanlarının gayretine yakından şahit oldum. O güzel insanların arasında mesleğini yalnızca bilgisiyle değil; nezaketiyle, sabrıyla ve insana verdiği değerle yapan genç bir hekim vardı.

Dr. Mehmet Yalı...

Bazen bir hastanın ihtiyacı yalnızca ilaç değildir.

İçten bir tebessüm, güven veren bir bakış ve "Geçecek." diyen samimi birkaç cümle de tedavinin en önemli parçasıdır.

Ejderha sıcaklarının kavurduğu şu günlerde bir kez daha anladım ki insanı serinleten rüzgâr yalnızca dağlardan, denizlerden ya da gölgelerden esmez.

Bazen o serinlik, güzel bir insanın yüreğinden eser.