Hayat, insana yalnızca geleceğe yürümeyi değil, zaman zaman geriye dönüp bakmayı da öğretir. Çünkü geride bıraktığımız yollar, insanlar ve değerler, bugün kim olduğumuzu anlamamızın en önemli tanıklarıdır. İnsan bazen kaybettikleriyle değil, uzaklaştıklarıyla yüzleşir. İşte o yüzleşme, insanın yeniden kendine dönüş yolculuğunun da başlangıcıdır.
Uzaklarda, çok uzaklarda bıraktığımız neler var, kim bilir? Artık belleğimizde bir hatıra olarak sakladığımız nice içten güzelliği bugün yaşatamıyor oluşumuz, aslında hayatın belli aşamalarında onlardan ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor.
Uzaklığın sebeplerine gelince; insan olarak insandan uzaklaşmamız, insana dokunmaktan uzak kalmamız ve gittikçe kendi başımıza kaldığımızı zannederken kendi iç dünyamızda yarattığımız bir evrene hapsolmamız...
Özgürlük kavramını sorguladığımızda, yıllardır insanlığın uğruna mücadele verdiği özgürlük bu mudur, diye sorasım geliyor. Hâlbuki özgürlük, insanın hür iradesiyle, kendi düşüncesiyle var olduğu bir yaşamı devam ettirmesi değil midir? İnsan, bu iradesiyle kurduğu hayatta yine insanlarla paylaşarak çoğalmış, zenginleşmiş, üretime yönelmiş ve hayatın vazgeçilmez bir parçası olmuştur.
Ürettikçe çoğalan ve paylaşan insan, bugünün uzaklığından arınmış; kendine hep yakın olanı aramış ve onu bulmuştur. Oysa günümüz insanı, neyin arayışında olduğunu fark etmeden, bir dokunuşla binlerce seçeneğin içerisinde kendine ait olanı kaybetmekte, hatta unutmaktadır. Hiperkültür dediğimiz hayatın içinde, hiper insan olma modeline doğru yönelmektedir.
Bu yöneliş, aslında doğrudan insandan uzaklaşmaya yöneliştir. Hâlbuki insan, insana yaklaştıkça kendini bulur, kendini fark eder. Okuduklarında, izlediklerinde, dinlediklerinde ve hayatın içerisinde bizzat tecrübe ederek yaşadıklarında kendine ait olanı bulur. Başka insanların hayatlarına baktığında ise kendi hayatından izler görür. Oysa uzaklaşan insan, kendinden de uzaklaşmaktadır.
Uzak ve yakın mesafelere baktığımızda; ne kadar uzak, o kadar yakın; ne kadar yakın, o kadar uzak diyebileceğimiz insan hayatı, aslında insanın duruşundaki varoluş felsefesine de nitelikli bir çözüm arayışıdır.
Gerçi düşüncenin temellerini aldığımız kaynaklara baktığımızda, "biz" diyebileceğimiz kaynaklardan da oldukça uzak kaldığımızı görüyoruz. Yaşanılmış, bizzat tecrübe edilmiş bütün düşünce sistemleri, evrensele ulaşmadan önce toplumsalın ve bireyselin dengesinde gelişme gösterir.
İnsanlığın temel arayışında aslında insan, insanda tamamlanmaktadır. İnsanın tamamlanışı ise bu dünyada yaşarken ne bıraktığıyla ilgilidir. Dünyada insan dışındaki her varlık, bu dünyaya bir şeyler üreterek, bu dünyaya bir şeyler bırakarak gitmiyor mu?
İnsan da işte bu noktada, bu dünyanın bir parçası olabilmeyi; bu dünyaya yakın olarak, bu dünyaya yakın durarak kazanabilir. Bu kazancın temel noktası ise insanın insanla buluşmasında saklıdır.
Sonuç olarak insanın asıl meselesi, uzakları yakın etmek değil; yakınında olanı yeniden fark edebilmektir. İnsana yaklaşmak, aynı zamanda kendine yaklaşmaktır. Kendini bulan insan ise ait olduğu değerlere, kültüre ve hakikate yeniden tutunur. Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, daha fazla seçeneğe sahip olmak değil; insanı insana yaklaştıracak daha sahici bağlar kurabilmektir. Çünkü insan, ancak insana yaklaştığında çoğalır; ürettiğinde anlam kazanır ve geride bıraktıklarıyla yaşamaya devam eder.