Yazımın başlığını “Aras ailesi ve iki tweet arasında kaybolan gazetecilik…” diye attım, ama bu yazıya neden olan kişi gerçekten “gazeteci” mi onu da bilmiyorum. Facebook profiline baktım “gazeteci” diye yazıyor.

Artık herkes gazeteci, ekmeğini gerçekten bu işten yiyenlerle ilgili artık yeni bir tanımlama getirilmeli.

Gazeteciyim” demeye de korkar hale geleli çok oldu…

*

Gazeteci Mustafa Yavuz, Ankara’dan X hesabından şu paylaşımı yaptı:

Muğla Kulislerinde dikkat çeken bir iddia gündemde. Menteşe Belediye Başkanı Gonca Köksal ile Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras 2 gün önce boşandı.

X’e sık girmediğim için görmediğim bu paylaşımın ekran görüntüsü paylaşımları gelmeye başladı, öyle gördüm. Önce Aras ailesine yakın bir ismi aradım “Arada bir boşuyorlar” dedi.

O dosta bu kişinin profilini incelediğimi, CHP’li olduğunu, Muğlalı da olabileceğini söyledim. O da araştırmış bir süre sonra o kişinin yeni paylaşımının ekran görüntüsünü gönderdi. Orada da “Sn. Ahmet Aras ve Sn. Gonca Köksal ile az önce konuştum. Kendileri, böyle bir ayrılığın söz konusu olmadığını ifade ettiler. Gazetecilik etiği gereği bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşıyorum.” denilmiş.

Ne etiği? Etikse paylaşımını kaldırırsın. O ikinci paylaşımla sadece hukuk açısından kendini güvenceye alırsın!

Gerçi kaldırsa ne olacak… O paylaşım internette dolaşıyor…

*

Bazı olaylar vardır; üzerine yüzlerce sayfalık kitap yazmaya gerek kalmaz. İki tweet yeter.

Gazeteciliğin ne olduğunu anlatmak için de ne olmadığını göstermek için de…

Ankara-Muğla hattında yaşanan son olay tam olarak böyle. Gazeteci Mustafa Yavuz, X hesabından Menteşe Belediye Başkanı Gonca Köksal ile Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın “iki gün önce (geçen Cuma günü) boşandığı” yönünde bir iddiayı kamuoyuna taşıdı. Gerekçe? “Muğla kulisleri…

Sonra ne oldu?

Yavuz, “güyaAras ve Köksal’la görüştü. Güya ikisi de böyle bir ayrılığın söz konusu olmadığını söyledi… Ve “gazeteci” bu kez ikinci paylaşımını yaptı: “Gazetecilik etiği gereği bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşıyorum.” … İşte burada insanın sorması gerekiyor:

Gazetecilik etiği ilk tweet atılırken neredeydi?

Çünkü etik, yanlış olduğu ortaya çıkan haberi sonradan düzeltirken hatırlanan bir kavram değildir. Etik, o haberi yazmadan önce devreye girer…

*

Gazeteci bir duyum alabilir. Kulis bilgisi edinebilir. Telefonuna bir mesaj gelebilir. Bir siyasetçi hakkında onlarca iddia duyabilir. Bunların hiçbirinde sorun yok. Sorun, duyumu “haber zannetmekle” başlar. Daha da önemlisi, doğrulanabilecek bir bilgiyi doğrulamadan yayımlamakla… Hele ki konu iki insanın özel hayatıysa…

Boşanma iddiası; siyasi kulis haberi değildir. Bir atama iddiası değildir. Bir parti içi çekişme değildir. İki insanın özel hayatına ilişkin son derece hassas bir iddiadır. Böyle bir iddia ortaya atıldığında gazetecinin ilk refleksi “Bunu önce ben yazayım” değil, “Bu doğru mu?” olmalıdır. Üstelik burada doğrulama imkânı da varmış.

Taraflara ulaşılmış. O zaman da insanın aklına şu soru geliyor:

Taraflara ulaşabiliyorsanız neden önce sormadınız? Neden önce yazdınız? Neden sonra sordunuz?

İşte meselenin özü burada. Gazetecilikte sıra bellidir: Duyarsın. Araştırırsın. Tarafına sorarsın. Doğrularsın. Sonra yayımlarsın. Bunun tersini yaptığınızda ortaya gazetecilik değil, hızla servis edilmiş bir iddia çıkar…. Çünkü gazetecilik “ilk yazan olmak” yarışı değildir.

Ki ben de bu yazıyı duyar duymaz yazmadım… Aras ailesine yakın ismi aradım…

*

Gazetecilik, doğruyu ilkeli biçimde arama mesleğidir.

Bir de işin daha önemli bir tarafı var. İkinci tweetle birlikte ilk iddianın yanlış olduğu veya en azından taraflarca açık biçimde yalanlandığı ortaya çıkmışken, ilk paylaşımın hâlâ duruyor olması… İşte bu noktada “etik” kelimesinin yeniden sorgulanması gerekiyor.

Yanlış ya da doğrulanmamış bir bilgi milyonlarca kişiye ulaşabilir. İnsanların zihninde yer edebilir. Başka hesaplar tarafından paylaşılabilir. Ki paylaşıldı ve bana da geldi… Başka haberlerin kaynağı haline gelebilir!

Sonra siz ikinci bir tweet atarak “Taraflar böyle olmadığını söyledi” dediğinizde mesele bitmiş mi oluyor?

Hayır. Çünkü dijital çağda yanlış bilginin yayılma hızı, düzeltmenin hızından çok daha yüksektir. Bu yüzden düzeltme, yalnızca yeni bir tweet atmak değildir. Gerekirse ilk paylaşımın kaldırılması, yanlış anlaşılmayı açık biçimde ortaya koymak ve kamuoyuna karşı sorumluluğu üstlenmektir.

Gazetecilikte “Ben de zaten sonra doğrusunu yazdım” diye bir savunma mekanizması olmamalıdır. Çünkü gazeteci önce yanlışı yaymışsa, ardından doğrusunu yazması o ilk etkinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez…

*

Bir başka mesele daha var; Bugün sosyal medya, gazetecilik ile dedikodu arasındaki mesafeyi birkaç saniyeye indirdi. Bir telefon. Bir mesaj. Bir “duydum.” … Bir tweet. Ve bir anda binlerce insanın önüne düşen bir iddia…

İşte tam da bu nedenle gazetecinin sorumluluğu geçmişe göre daha fazladır. Eskiden yanlış haberin basılması için matbaa gerekiyordu. Bugün yanlış bilgi için yalnızca “gönder” tuşu yetiyor. O tuşa basmak kolay. Ama gazetecilik, o tuşa basmadan önce kendine şu soruyu sorabilmektir: “Bunun doğru olduğundan emin miyim?

Emin değilseniz yazmazsınız. Bu kadar basit. Hatta bazen en iyi gazetecilik, yazmamaktır. Bir duyum alırsınız. Araştırırsınız. Taraflara ulaşırsınız. Doğru olmadığını anlarsınız. Ve haberi çöpe atarsınız. Kimse sizi alkışlamaz. “Son dakika” demez. Takipçi sayınız artmaz.

Ama gazetecilik yapmış olursunuz. Çünkü gazetecinin gerçek sermayesi “ilk olmak” değil, güvenilir olmaktır. Hız unutulur. Güven unutulmaz.

Yanlış haber birkaç saat içinde gündemden düşebilir. Ama gazetecinin güvenilirliğine düşen gölge çok daha uzun kalır. Bu olayın asıl düşündürücü tarafı da budur…

*

Bir gazeteci, kamuoyuna önce “boşandılar” diyor. Ardından taraflarla konuşuyor. Taraflar “Hayır, böyle bir şey yok” diyor. Sonra gazeteci bunu da kamuoyuna duyuruyor. Ama ilk iddia yerinde duruyor. Ve birileri bu görüşmeden haberdar olmadan paylaşıma devam ediyor.

O halde soruyu bir kez daha soralım: Gazetecilik etiği, ilk tweet atılırken neden değil de ikinci tweet atılırken hatırlandı?

Bu sorunun cevabı verilmeden “etik” kelimesini kullanmak, kavramın kendisine haksızlık olur. Çünkü gazetecilikte mesele yalnızca haber vermek değildir. Doğruyu, doğru yöntemle ve doğru zamanda vermektir.

Gazeteci olmak, kulağına gelen her şeyi yazmak değildir. Tam tersine… Gazeteci olmak, kulağına gelen her şeyi yazmamak için yeterli mesleki disipline sahip olmaktır. Ve bazen bir gazetecinin kalitesi, yazdığı haberlerin sayısıyla değil; yazmamayı tercih ettiği yanlış haberlerin sayısıyla ölçülür…

*

Ankara-Muğla hattında yaşanan bu olayın iletişim fakültelerinde okutulacak kadar öğretici olduğunu düşünüyorum. Dersin başlığı da hazır:

Bir haber nasıl yapılmaz?

Altına da şu kelimeler yazılabilir: Sormak. Araştırmak. Doğrulamak.

Çünkü gazetecilik, “ilk ben yazdım” demek değildir.

Gazetecilik, “Ben bunu yazmadan önce doğruladım” diyebilmektir. Gerisi kulistir. Gerisi dedikodudur. Gerisi sosyal medya gürültüsüdür. Gazetecilik ise gürültünün içinde gerçeği ayıklama sanatıdır...

*

Ha bu arada bu “gazetecinin” başkanları aradığını da kuşkulu buluyorum. Tabii aramışta olabilir, ama bana göre Ahmet Aras Başkangazeteciyi” aramıştır…

--------------- ---------------

GÜNÜN SÖZÜ; Önce insan, sonra gazeteci olun. Bu, gazeteciliğe aykırı değildir. --Bob Woodward