MUĞLADAN FELEKABAD’A

Gezmek gibisi yok demişler. Hele bu coğrafya bir de Anadolu’ysa gezmenin tadına doyulmaz. Her dağın ardı bir güzellik, her derenin kenarı su şırıltısı, her şehrin bir köşesi tarih ve kültür vaat eder. Böylece gezerken içimizdeki heyecan hiç bitmez.

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,

Hele boz dumanlar çekilsin de gör.

Her haftası bayram, her günü düğün,

Hele yaylalara çıkılsın da gör.

Abdurrahim Karakoç bize bu dizelerle seslenmiş. Ben de içimdeki heyecanı daha fazla tutamadım. O günün sabahında işe yarar eşyaları tekmili birden yüklendiğim gibi arabaya koydum. Muğla’da gün aydınlanmaya başlamıştı. Yol çizgileri kesintisiz şekilde ilerliyor ve bir süre sonra arkada kalıyordu. Tepeleri aştım. Muğla sabahının sakinliği geride kalmıştı. Anadolu insanı da çoktan yola revan olmuştu. Traktörlerle tarlasına giden çiftçilere selam verdim. Bir kadın ineklerin peşine takılmış meraya gidiyordu. Bir kuş alçalıp önümden geçti. Küçük bir derenin şırıltısı beni keyiflendirdi. Bir yandan da saate bakıyordum. Yol beni güzelliğe çıkaracaktı. Nice zaman sonra bir vadiye girdim. Kıvrılarak akıyordum. Bir zirve vardı önümde bir de içimde heyecan.

Dağlara taşlara kazınmış komando sözlerini de geride bıraktım. Nihayet mavilere kavuşmuştum. Kıvrımlı dar yol göle doğru akıyordu. Yol kenarlarına sıralanmış güzel ağaçların hışırtısı da göle nispet ruhu okşuyordu. Vardım, buldum. Önce uzunca göl kenarında dolandım. Durup izledim. Kulak kabartıp dinledim. Mavi değişiyor. Yeşil oluyor. Su duruluyor sessizlik oluyordu. Bu bir yanılsama değildi. Yedi renkli göl diyorlardı adına. İnsana gel diye davet ediyordu. İster balık tut, ister tekne gezintisi yap, ister yüz, ister seyreyle… Neler vaat etmiyordu ki. Bir köşesi makilik bir köşesi ormanlık bir köşesi kayalık bir köşesi de elma bahçeleriyle donanmıştı. Göle veda etmek için el salladım. Gitme der gibiydi. Bir sen değilsin güzelliğiyle destan olmuş diye de mırıldandım.

Şehrin içine karıştığımda tarih kokuyordu. Zaman burada ne medeniyetlere tanıklık etmişti. Kim bilir. Ben zaman kadar şanslı değilim bugünden dünü anlamak dünü yaşamak çabasındaydım. Dündar Bey Medresesi’ne yol aldım. Bu eşsiz eser baktıkça büyülüyor yaklaştıkça insanı kendine çekiyordu. Sur duvarı üzerinde bir minare dünyada tek olma özelliğine sahipti. Minarenin altından saygıyla girdim. Sağımda medrese solumda Hızır Bey Camii vardı. Önce camiye yöneldim. İçeriden dışarıya taşan hoş kokular arasında yürüyordum. Beylikler döneminin eşşiz eseri kırktan fazla sedir direk üzerine inşa edilmişti. Üstü çatı kaplama, taş duvar camii kim bilir kimlerin ibadet ettiği bir mekandı. Bir an gönlüm geçmişe gitti. Sanki atalarımla namaza durmuştum. Bir süre sonra fotoğraf çekmeye başladım. Yine saygılı adımlarla geri geri çıkıp gittim.

Medreseyi de ziyaret etmemek olmazdı. Bugün bir nevi müze, sergi salonu ve çay evi olarak kullanılan medrese iki katlı ve otuz hücreliydi. Eşsiz kuş ve bitki motifleri insanın ruhunu okşuyordu. Zamanın ruhuna tanıklık eden ve nice talebeler yetiştiren medreseye de selam verip çıktım.

Akpınar Tepesi el sallıyordu. Davete icabet etmemek olmazdı. Seyir terasına çıkmak için dört kilometrelik kıvrımlı yollarla bezenmiş yokuşu arabayla tırmandım. Gittiğime değdi. Eğirdir Gölü’nü bu muhteşem manzaradan izlememek olmazdı. Akşam yeli tepeleri sarmış. Sıcak yüreğimizi serinletmişti.

Seyrine doyum olmayan tepeden bir süre sonra Yeşil Ada’ya indim. Eğirdir’in ucunda ileri doğru uzanan yeşile bezenmiş, tarih kokan sokaklarını adımladım. Yeşil Ada Camii, Aya Stefanos Kilisesi, Eski Eğirdir evleri hepsini selamladım. Göl dinginleşmişti. Gün batmak üzereydi. Ruhum iyiden iyiye ferahlamıştı. Yolum Eğirdir Kalesi önünde son buldu. Yüreği yanık kale fısıldadı. Şimdilerde viranım. Zaman beni bilir. Sen bilmezsin kimler geldi kimler geçti heybetimin bağrından. Şimdi yalnızım. Birkaç duvar bir türbe kaldı benden geriye. Bu cümlelerin arasında geceye koynuna gittim.

Eğirdir için: Yeşil Adayı görmeden gelme, Göl levreği yenmelidir, Dündar Bey Medresesi tarihin içinden seni çağırıyor, Seyir terasında mutlaka bulunmak gerekir.

Eğirdir’de şunlarda olsaydı: Kültür evi maalesef kapalıydı, kale belki de bir restorasyon görebilirdi, balık restoranların daha çok olmasını isterdim, kapanan restoranların hikayesi beni üzdü. Göl suları biraz çekilmiş.

Not: Felekabad Eğirdir’in eski adıdır, ayrıca Eğirdir adı alırken yaşanan tebessümlü hikayeyi de başka yazıya bırakalım.