Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada önüme eski Muğla sokaklarının birinden fotoğraf karesi düştü. Köşe başında neşeli eski bir ev kurulmuştu. Altında ise “Bu evi bilen var mı?” sorusu da fotoğrafa eşlik etmişti. İlgili soruya mahalleyi bilen bazı tanıdıklar tahmin yürütmüştü.

Benim asıl dikkatimi çeken ise soru ve evin kime ait olduğuna dair cevaplardan öte birçok kişinin ah o eski günler, neşeli sokaklar, insani değerler, paylaşımlar… diye serzenişiydi. Şimdiki zamana karşı da bir sitem vardı.

Muğla kadim bir medeniyet şehri yüzlerce yıl insanlığa konak olmuş. Çeşitli milletlerden ve inanışlardan insanlar gelip geçmiş. Dolayısıyla bir kültür varlığından net olarak söz edebiliriz. Lakin modern dönemin son çeyreğinde inanılmaz bir değişim geçirdik. Dünü inkâr yeniyi inşa adı altında insanlar köyleri terk edip şehirlere koştu. Yetmedi. Şehrin medeniyet alanlarından apartman tepelerine çıktı. Tabi ki bu durumda yeni bir yaşam biçimi getirdi.

Bu yaşam biçiminde neler oldu diye göz atacak olursak insanlar geçmişte sokak kültüründe yaşarken şimdi ise apartman veya site kültürüne ayak uyduruyor. Bu durumda doğal bir yaşam alanı olan sokak ve komşuluk yerini daha profesyonel ve çıkarcı bir yaşama bırakıyor. Sokakta neredeyse her komşu güvenli bir kapı iken sitede ise güvenlik çalışanıyla korunmuş neredeyse karşı komşunun bile şüpheli oldu bir noktaya evriliyor. Ayrıca paylaşım, sohbet, dertleşme, vakit geçirme amacıyla bir araya gelmek ise pek olası değil. Ola ki karşı komşuyla geldik. Alt komşu ile olmuyor. Onunla paylaşıyorsak da üst komşuyu tanımıyoruz. Maziye özlem duyanlardan bir kısmı bu kişiler.

İkinci olarak maziden bugüne miras kalmayan şey ise insanlar arasındaki güçlü bağlar. Varsıl yoksul, köylü şehirli yönetici işçi vb. gruplar eski mahallede birlikte yaşardı. Atadan deden üç dört kuşaktır aynı mahallede yaşayan insanlar en azından birlikte büyüme kültürüne saygı olarak aradaki iletişimi azami şekilde iyi tutardı. Ortaya çıkacak bir problemde büyüklerin araya gireceği de kestirilirdi. Şimdilerde öyle değil. Şehrin lüks semtlerinde veya sitelerinde yöneticiler, iş adamları, beyaz yakalı çalışanlar oturuyor. Orta halli esnaf ve bir kısım memur ise daha kendi halinde semtlerde oturuyor. Mavi yakalı diyeceğimiz işçiler, düşük gelir grupları, kimsesizler, göçmenler vb. ise şehrin kıyı mahallelerinde yer buluyor. Böyle bir durumda kişinin kendisinden farklı meslek grupları, kültür grupları ile iletişim kurması neredeyse imkânsız. Zaten diğerine “öteki” gözüyle bakıyor. Mahalle kültürüne hayattan yalıtılmış bu gruplar özlem duyabilir. Çünkü yapay bir hayatın içinde yaşam sürüyor.

Bir diğer pencereden bakarsak metropollerde ve kalabalık şehir gruplarında yaşam çok keskin şekilde portre çizer. Örneğin kendine yetecek üretimi olmayan insan sürekli tüketir ama orası bir mahalle değildir. Örneğin alışveriş marketten yapılır. Market ise katı kuralların işlediği bir yerdir. “Paran yoksa alışveriş yapma.” mantığı ile hareket eder. Mahallede ise bakkal senin tanıdığındır. Paran yoksa bile gidip veresiye alışveriş yapabilirsin. Böyle bir itimat ise insanda güzel duygular ortaya çıkarır. Ayrıca mahalle kültüründe salça yapımı, ekmek yapımı, makarna kıyımı, turşuluk, kurutmalık vb. şeyler birlikte yapılıp paylaşılır. Şehirde bunu yapmak neredeyse imkansızdır. Bu yönüyle olan bitene gıpta ile bakarlar. Meraklısı ise halk pazarında veya tanıdıklardan doğal ürün temin etmenin yoluna bakar. Aldığı iki kavanoz yerel ürünle mutlu olur.

Laf bu minvalde uzayıp gider. Anadolu tıpkı Muğla gibi kadim medeniyet izlerini barındıran şehirlerle doludur. Burada mesele insanların değişimidir. Kültür ve yaşam kodları bir şekilde durmaktadır. Değişen insan hem maziyi özlüyor hem de modernden vazgeçip oraya dönme konusunda ise pek istekli değil. Bu durumda dile yansıyor, yaşayamadığı hayatın özlemini dile getiriyor. İşte buna ikilem diyoruz.