Değerli Dostlarım; Miladî takvime göre en uzun aylardan biri ve yaz mevsiminin de son ayı olan Ağustos ayının yarısını geçmiş durumdayız. Büyüklerimiz, “Ağustos ayının yarısı yazdan, yarısı kıştan” derlerdi. Güz (sonbahar) mevsiminin de girişi sayılır bir manada. Her mevsimin bir özelliği ve güzelliği olduğu kadar her ayın da kendine özgü bir özelliği ve güzelliği bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse Ekim ayı, Nisan ayı, Mayıs ayı, Temmuz ayı ve sonunda da Ağustos ayının kendine has özellikleri vardır.
Ağustos ayı içerisinde iki ayrı güzellik ve zafer yaşanmıştır. İlki, 1071 yılında Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te kazandığı Malazgirt Meydan Muharebesi’dir ve dillere destandır. İkincisi ise 30 Ağustos’ta yaşanan Zafer Bayramı ve Büyük Zafer günleridir. Zafer günlerimizin de Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal’dir.
Bugün kısaca Malazgirt Meydan Muharebesi’nden söz etmek niyetindeyim. Bugün sınırları içinde yaşadığımız topraklar o yıllarda Diyar-ı Rum idi. Batı Roma İmparatorluğu hegemonyası altında yaşanan Rum topraklarıydı. Okunduğu gibi konuşmak gerekirse Romen Diyojen, Batı Roma İmparatorluğu’nun da başkomutanı ve serdarı idi. İslam ile müşerref olamayan Rum toprakları ki daha önce de yazılarımda söz ettiğim Misak-ı Millî dediğimiz topraklarımız, garp medeniyeti denilen ve bu günlerde ne olduğu ya da ne olmadığı gün yüzüne çıkan “medeniyet” bezirganlarının altında inin inim inliyordu Anadolu yurdumuz. Bir büyüğümüzün dediği gibi, o yıllarda “Cahiliyye” döneminde kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı, şimdi ise sokakta yapma bebek (bulduysa) oynayan ya da annesinden süt emerken üzerlerine bomba yağdıran bir medeniyet türünden söz ediyorum. Cennet mekân Millî Şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” beytinden anlayacağımız da budur.
Büyük zaferlerden önce, öncü denilen, gönül insanı denilen, hâl adamı denilen ve Merhum Mevlâna Celaleddin-i Rûmî Hazretleri’nin deyimiyle “Olduğu gibi görünen veya göründüğü gibi olan” Allah dostları gelirler ve yaşadıkları beldelerde kök salarlar. Fetih öyle kolay olmaz, kolay elde edilemez. Fütuhat’ın (fethin çoğulu) olabilmesi için mutlaka insan gücüne, hem de inanan ve güçlü iman sahibi askerlere ihtiyaç bulunmaktadır.
İşte böyle insanlara ve askerlere sahip olduğunu hisseden ve gören Sultan Alparslan, 1071 yılında 26 Ağustos’ta düşman (Haçlı ordusu) ile karşılaşmadan birkaç gün önce bazı hazırlıklar yapar. Beraber cepheye gidecek, savaşa katılacak askerlerin arasına bir takım özel yetiştirilmiş gönül adamları ve Allah dostlarını koyar. O kişiler İslam’ın emirlerine en ince ayrıntısına kadar vakıf olduklarından, askerler arasında dolaşmaları bile manevi bir ağırlık göstermiştir.
Sultan Alparslan bir cuma günü, ki o gün 26 Ağustos’tur, Malazgirt Ovası’na konuşlanır. Harbe hazırlık esnasında Başkomutan sıfatıyla kısa bir konuşma yapar. Yıllar sonra Çaldıran’da da Mercidabık’ta da Sultan Yavuz Sultan Selim aynı konuşmayı yapacaktır. Der ki Sultan Alparslan askerlerine:
“Yiğitlerim! Bugün günlerden cuma. İslam ile şereflendirmek üzere ilây-ı kelimetullah adına buraya geldik. Eğer korkuyorsanız evlerinize dönebilirsiniz. Ancak; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak uğruna ve şehadet şerbetine nail olabilmek için, ki Allah’tan umulur, bu şekilde bu topraklarda Allah’ımızın Kur’an-ı Kerim’de buyurduğu İslam bayrağının dalgalanmasını isteyen askerler arkamdan gelsin.”
Diyerek arkasına bile bakmadan kendi bindiği atın kuyruğunu kendi elleriyle bağlar ve iki rekat namaz kıldıktan sonra en önde olduğu halde savaşa girer. Sayı bakımından Romen Diyojen’in başında bulunduğu ordunun sayısı çok fazladır, derler ki 150.000 civarında. İslam ile müşerref olmuş, Allah’ına tam inanan ve güvenen İslam ordusunun sayısı ise 30.000 civarındadır.
26 Ağustos 1071 tarihinde mutlak galibiyet Müslümanların olmuş ve Diyar-ı Rum topraklarına ilk olarak Sultan Alparslan ile birlikte girilmiştir. Sultan Alparslan’ın o mütevazı duruşu ve Allah’a tam teslimiyeti sonucudur ki yıllar boyu bu topraklarımız İslam’ın bayraktarlığını yapmış ve yapmaya da devam etmektedir.
Taziye
Geçen hafta, Fethiye Boğalar Köyü’nden kıl çadırdan çıkarak devletin en üst makamlarına ulaşan, ayrıca siyasette de milletvekili olma şerefine nail olan kıymetli büyüğüm, ağabeyim Ali BOĞA Beyefendi, akıl almaz biçimde yaya olarak geçirdiği trafik kazası sonucunda Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Hayatı ve yaptığı görevler hakkında gelecek hafta bildiğim ve konuştuğum konuları anlatan bir yazı düzenleyeceğim.
Ali Ağabeyim; Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Geride kalan aile fertlerine Rabbim’den sabırlar niyaz ederim. Ömür kısa, dünya fani, kalan ise eserler ve bıraktığı iyi intibadır. Bu şartlar herkes de olamıyor ama Ali Ağabeyim’de vardı. O, herkesin ağabeyiydi.
Hoşçakalınız. Sağlıcakla kalınız.