20 Temmuz 2024 tarihinde Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. Yılını coşkuyla kutladık. Adada kazanılan zaferin kıymeti üzerine birçok söz söylendi. O günün tanıkları ve kahramanları gururla ve yaşanan acılarla günü ifade ederken siyasiler ve askeri uzmanlar Kıbrıs’ın dünü, bugünü ve yarını üzerine konuştular.
Zafer günlerine dair kısaca birkaç kelam etmek isterim. 1931 yılı itibarıyla başlayan baskı süreci kırk yıldan fazla sürmüştür. Adanın Türk halkı ve Türkiye Cumhuriyeti yaşadığı acılara ve mağduriyetlere rağmen itidalli davranmış, çözümün hep masada konuşarak olacağını düşünmüştür. Ta ki radikal EOKA’cı Nikos Sampson’un darbe yaparak adayı yeniden Yunanistan’a bağlama hayallerine kadar. Kıbrıs adasında tehlikenin farkında olan Türkiye, İngiltere’ye ortak müdahale teklifinde bulunmuştur. Batının her daim yaptığı gibi iki yüzlü ağırdan alan tavrı kendi kararımızı kendimizin vermesi gerektiğini bir kez daha bize hatırlatmıştır. Meşhur “Ayşe tatile çıksın.” parolasıyla 20 Temmuz 1974 sabahında başlayan harekat kısa sürede Türk ordusunun başarısıyla sonuçlanmıştır. Kıbrıs adasının %35’i Türklere kalacak şekilde sınırlar çizilmiştir. Ada artık iki ülkeden oluşmaktadır. 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur. O günlerden bu günlere kadar KKTC Türkiyenin himayesinde varlığını sürdürmektedir.
Bununla birlikte GKRY yönetiminin, Yunanistan’ın ve Avrupa’nın, ABD’nin, İsrail’in Kıbrıs’a ilgisi hiç bitmemiştir. Ada üzerindeki emellerinden vazgeçmiş değillerdir. Türkiye bu durumda daima uyanık olmalıdır. Aynı zamanda yavru vatan üzerindeki tehlikeyi savuşturmak için daima güçlü olmak zorundadır. Gelelim bugüne Kıbrıs davası için neler yapabiliriz?
Türkiye adanın garantör ülkelerinden birisidir. KKTC hakları adına adada bulunmaktadır. Bu garantörlüğün arkasında en güçlü şekilde durmalıdır.
KKTC dünyada devlet olarak tanınmıyor. Türkiye bunun adımlarını en hızlı şekilde atmalıdır. Tanınmama hali adanın siyasi, ekonomik ve güvenlik konularında sıkıntı yaşamasına sebep olmaktadır.
Tanınma açısından en öncelikli ülkeler TDT (Türk Devletleri Topluluğu) olmalıdır. Türk dünyası buluşmalarında bu konu gündeme gelse de hala somut adımlar atılmış değildir.
Bunun yanında sevindirici gelişme olarak TDT toplantılarına KKTC katılmaya başlamıştır. Gözlemci statüsünde olan bu katılım sevindirici olsa da yeterli değildir. Daha güçlü konumlarda olmalıdır.
Kıbrıs ekonomik olarak Türkiye’ye bağımlıdır. Bu durumun kısa vadede değişmesi olası görünmüyor. Şurası gerçek ki daha güçlü bir ekonomi ile yönetilmelidir. Bu da üretim açısından KKTC’nin desteklenmesini gerektiriyor.
GKRY yönetimi Tatlısu bölgesinde Yunanistan’la birlikte deniz üssü kuruyor. Bu durum kabul edilemez. Türkiye de aynı şekilde karşılık vermelidir.
Adanın bir uçak gemisini andıran haliyle Türkiye için ne kadar önemli olduğu su götürmez gerçektir. Kıbrıs’a hâkim olan Doğu Akdeniz’e hâkim olur. Bunu bilerek politika oluşturmamız gerekir.
KKTC’de dönem dönem Türkiye’den kopuş tartışmaları yaşanıyor. Hem kalben hem de aklen Türkiye ile bağının kopmaması sağlanmalıdır. Biz Türk olduğumuzu unutsak bile Rumlar unutmuyor. Aynı acı manzaralar ile karşılaşmadan önlem almak gerekir. Dini, milli, siyasi konular başta olmak üzere eğitim, medya vb. alanlarda da KKTC için özel çalışmalar yapılmalıdır.
Daha önce önümüze konulan ve Türk tarafı için son derece tartışmalı maddeleri olan Annan planı benzeri anlaşmalardan uzak durulmalıdır.
İsrail’e dikkat! Özellikle Gazze soykırımı için GKRY üslerinden destek aldığı yazılıp çiziliyor. Akdeniz havzasına tam manasıyla hâkim olmak için Kıbrıs adası üzerinde emelleri olduğu biliniyor. Bu sebeple çok dikkatli olmalıyız. Adayı işgal vb. yollarla değil de ekonomik yönden ele geçirmeye çalışan İsrail ada içindeki taşınmazlara göz dikmiş durumda. Kendisinin doğrudan alım sürecine girmediği her zamanki gibi paravan kurumları kullandığını görüyoruz. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre tüm oklar Chabad adlı oluşumu gösteriyor. Ekonomik yönden sorunu olmayan oluşum Yahudi haklarını iyileştirme adı altında hem güneyde hem de kuzeyde birçok arsa ve ev alıyor. Bu durumun ileride ikinci bir Filistin vakası yaratacağı aşikâr. Türkiye ilgili tüm kurumlarıyla bu süreci çok iyi takip etmelidir. Son dönemde Chabad vb. oluşumlara karşı harekete geçildiği söyleniyor. Yetmez. Yahudiler çok daha profesyonel yöntemlerle işini görmeye çalışacaktır.
Yukarıda saydığımız maddelerden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Elli yıl önce yendiğimiz düşman emellerinden vazgeçmiş değil. Aslında bugünü konuşurken yarınları da güven altına almaya çalışıyoruz. Türkiye’nin yavru vatan üzerindeki güçlü koruyuculuğuna devam edeceğine şüphemiz yok ama her daim dikkatli olmak da büyük sorumluluğumuz olarak görünüyor.