Değerli dostlarım, dün gibiydi, bugün Ramazan ayının ilk günü dediğimiz. Sayılı gün derler, çabuk geçer. Mart ayının birinci günü Ramazan ayının ilk günüydü. 18 gün geçiverdi. Ramazan ayını, Ramazan mevsimini üçe bölerler ilim irfan sahipleri. İlk on gün Rahmet günleri, ikinci on gün Mağfiret günleri, son on gün ise Cehennem ateşinden azad (kurtuluş) günleri olarak idrak edilir. Geçenlerde bir yazımda çok kısa da olsa Ramazan mevsiminden söz ederek sözü "Ahh, nerede o Ramazanlar?" diye noktalamış idim.
İlçem Ula’da daha düne kadar davulcularımız vardı. Hem de bazen üç, bazen de dört kişi olurlardı. Çocukluk ve gençlik yıllarımda merhum Sadık Amcamız vardı. Sadık Yanık Amcamız. Manileriyle meşhur bir ağabeyimizdi. Yaz demez, kış demez, yağmur demez, soğuk demez, kar kış demez, sahurda mutlaka kapınızın önüne gelerek hem de ismen maniler söyleyerek sahur bereketini hatırlatırdı. Manisinden birkaç tanesini hatırladıklarım kadarıyla paylaşayım:
Ne uyursun, ne uyursun,
Uykularda ne bulursun,
Abdest al, kıl namazı,
Doğru cenneti bulursun.
Bazardan geldim goşa goşa,
Ayağımı vurdum koca taşa,
Kalk bakalım Mehmet Ali Paşa!
Mahallî olduğu için her evi tanır, ismen maniler üreterek sahur bereketine zenginlik katardı. Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun.
Gökova çukurundan Ese Dayımız gelirdi. Sadece Ramazan ayında gelir, sahurlarda nağmeli ve nakaratlı biçimde davul çalar ve sahura ayrı bir zenginlik katardı. Allah rahmet etsin.
Hasan ve Hüseyin Geçer kardeşler... İlçem Ula’da bu ikiliye “Hasan-Üsenlee” derlerdi. Yaz işleri ayrı, kış işleri ayrı olan bu kardeşler ilçemizde adeta bir kültür hazinesi idi. Ramazan mevsiminde sahurda davul çalar, kış aylarında kestane kebabı yaparak okul ve caddelerde o güzelim eşsiz kültürümüzü, dayanışma ve sohbet kültürünü yaşatırlardı. Yaz aylarında da "Soğuuuuk!" diye bağırarak, yarısı kar yarısı buz olan, kendine has dondurmalarını satarlardı. Yine kış mevsiminde “Macuuuuun!” diye bağırarak bisikletin arkasında elle yapılmış macun satarlardı. Allah rahmet etsin.
Alparslan Mahallesi’nden de Aşçıoğlu Ağabeyimiz vardı. O da Ramazanlarda sahurda davul çalardı. Onun davul çalması belli olurdu. Nakaratlı ve nizami bir yöntemi vardı. Bilhassa Ramazan Bayramı günlerinde, önce üç çocuk bulunur, çocukların ellerinde süslenmiş yapma meşalelerle ev ev dolaşarak hem bayramlaşılır hem de verenlerden harçlıklar alınırdı. Allah rahmet etsin.
Evet, kısa kısa da olsa gençliğimizde ve çocukluğumuzda, gerek sahurda gerekse Ramazan Bayramı'nda ilçemiz Ula’daki renkli simaları hatırlamak ve hatırlatmak, rahmete vesile olmak adına ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Ramazan ayı, yılda bir defa gelen ve müminler için maneviyatına doyum olmayan, Allah’ımızın rahmetinin yağmur misali sağanak sağanak indiği, maddî ve manevî güzellikler taşıyan bir mevsimdir.
Daha otuz yıl önce ilçemiz Ula’nın pazarında Ramazan günlerinde açık lokanta ve kahvehane bulunmazdı. Açık olanlar da — ki çok azdı — pencerelerine perde ya da gazete kâğıdı kapatarak oruç tutanlara saygı gösterirdi. Oruç tutmayan ya da tutamayan çok az kişi olurdu, onlar da zaten bunu belli etmezdi. Oruç tutmadığı ya da mazeretinden dolayı tutamadığı hâlde, oruçluların yanında yiyip içmezdi. Çok önceden duyardık: “Falanca şeker hastasıymış (diyabetli), o yüzden oruç tutması yasakmış.” Zira Allah, sağlıksız olanlara ve hasta olanlara Kur’an-ı Kerim’de ruhsat vermiştir.
Oruç tutmanın ya da tutmamanın İslam hukukundaki yerini, ilim adamı dediğimiz hocalarımız ve vaizlerimiz kamuoyuyla, camiye gelen cemaatle paylaşır. Bizim burada paylaşmak istediğimiz konu ise tamamen farklı. Bizi yaratan, yılda bir ay oruç tutmamızı emretmiştir. Bu bir ibadettir. Ancak bu ibadetin bir de sosyal yönü vardır. İnsanoğlu hasta olabilir, kronik bir rahatsızlığı olabilir, oruç tutma imkânı olmayabilir. Peki, böyle kişiler ne yapacak? Eğer maddi durumu iyiyse, tutamadığı her oruç için “fidye” verecek. Allah’ımız, fakir ve fukara kullarına böyle bir kapı da aralamıştır. Oruç tutamayanlar için Diyanet Teşkilatımız, 2025 yılı için günlük asgari fidye miktarını 180 TL olarak belirledi.
Ramazan ayında sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü ön plana çıkar. Sebebi ise çok açıktır: “Tok, açın hâlinden anlamaz.” diye meşhur bir atasözümüz vardır. Oruç tutamasa bile, oruçlunun hâli bambaşkadır. Açlığın ve susuzluğun ne olduğunu anlar, yaşar. Dolayısıyla fakir ve fukarayı daha çok düşünmeye başlar. Yüce Yaratan’ımız, oruç tut(a)mayan bir kulunun vasıtasıyla bir fakiri, bir yoksulu, hiç olmazsa Ramazan’da hatırlamasını sağlamaktadır. Başka bir deyişle, fakir ve yoksul bir kulunu Ramazan günlerinde oruç tutamayanlara hatırlatarak, onları aracı kılarak sevap kazandırmaktadır. Böylece hem oruç tutamadığı için üzülen, mağdur olan kulunu sevindiriyor hem de fakir ve yoksul kullarının karınlarının doyması için bir sebep yaratıyor. Yardımlaşma kültürü adeta zirve yaptığı bir iklimdeyiz.
Bir konuyu haddim olmayarak hatırlatarak yazıma son vereceğim. Müslüman olup da gerek zekât ve gerekse fidye/fitre verirken, öncelikle ve özellikle en yakın akrabadan başlanmalıdır. Sizlere dinî ders verecek değilim ama bir hususa dikkat çekmek niyetindeyim. Tekraren diyorum ki, malının kırkta birini zekât olarak verirken, fidye veya fitre dağıtırken, mutlaka en yakın fakir akrabaya verilmelidir. Amca, hala, dayı, teyze… Yoksa bunların çocuklarına, fakir kardeşe… Yoksa onların çocuklarına vermek, görüp gözetmek gerekir. Vereceğimiz gerek malımızın zekâtı olsun, gerekse fitre ve fidyelerimiz olsun, mutlaka yerine ulaşmasına dikkat edelim. Zira araştırmak ve ihtiyaç sahibine el uzatmak, Allah’ımızın sevdiği bir davranış biçimidir.
Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.