Değerli dostlarım; on bir ayın sultanı diye tabir edilen mübarek Ramazan Ayı’nı geride bıraktık. Allah’ım herkese yeniden Ramazan’a çıkmayı nasip etsin. Arkasından Ramazan Bayramı’nı idrak ederek, çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden bayramımızı kutladık. Daha nice nice bayramlara çıkmak hepimize nasip olsun.

Tabii çıkamayanlar da olabiliyor. Ecel haktır ve ne zaman geleceği belli değildir. Hele hele zamanımızda ölümler oldukça kolaylaştı. Okuduğumuz eserlere baktığımızda, ahir zaman alameti de derler bu ölümlerdeki ani oluşumlara. “Allah geçinden versin” diye büyüklerimiz hep dua ederlerdi, bizler de duyardık.

Dini bayramlar tatil günleri değildir. Öncelikle bizden önce ahiret âlemine göç eden büyüklerimizin yattıkları mezarlıkların ziyareti gelir. Sonra da hayatta olan anne, baba, dayı, teyze, amca, hala ve yakın akrabalarımıza bayramlaşmaya gideriz. Yakın akrabalardan sonra da uzak akrabaları ziyaret etmek büyük sevaplardandır. Allah’ımız Kur’an-ı Kerim’de “sıla-i rahim” olarak beyan buyurur. Ana ve baba ziyareti, abla ağabey ziyareti ve birinci, ikinci ve üçüncü kuşak, hiç olmazsa bayramlarda (dini bayramlarda) beraber olmaya gayret etmelidir.

Sosyal medya ve bilhassa telefon ile (bazen görüntülü telefonla) yakınlarının bayramını kutlayanlar da çoğaldı. Telefon aracılığı ile yapamayanları da duyuyoruz.

Geçenlerde kavşaklarda billboard denilen ilan panolarında bir reklam gördüm. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nce yapılmış, dizayn edilmiş ve afişe de yansıtılmış bir cümle: “Huzurun tavana ulaşacağı ve ihtişamıyla gözleri kamaştıran huzurevleri inşaatı başlıyor.” Tekrar tekrar okudum. Anladığım şu; anne ve babalarımızın yanımızda değil de, adı huzurevi olan ama esasen hiçbir huzurun olmadığı ya da olamayacağı devasa binaların yapılacağını anladım. İçim karardı. Acaba başka bir ülkede miyim diye hayıflandım. Sebebi ise bir insanın dünyaya gelme sebeplerinin en başında olan anne ve babasının yanında değil de huzurevlerinde yaşayacağını duymak ya da bunu iftihar vesilesi yapmak ne kadar doğru? Doğru demeyelim de kültürümüze ne kadar uygun ve uyumlu?

Hani hep duymuşuzdur; geniş aile dediğimiz, aynı evde büyük anne, büyük baba, baba, anne ve çocukların yaşadığı bir aile varmış. Babanın babası yanlarında ve artık yaşlanmış. Baba evladına demiş ki: “Oğlum, evimizin falanca yerinde bir yaygı (önceden keçi kılıyla dokunmuş olan ve evlerimizin tabanına yayılan örtü) vardır, onu al gel.” Oğul da demiş ki: “Ne yapacaksın yaygıyı?” Baba: “Dedenizin altına koyacağım.” Oğul: “Getireyim yaygıyı da, anne makas nerede?” Baba atılmış: “Ne yapacaksın makası?” Oğul: “Baba, yaygıyı ikiye böleceğim. Yarısını dedemin altına koyasın, diğer yarısını da yaşlandığında ben senin altına koyacağım.” demiş.

Babanın aklını başına getiren oğula demiş ki: “Evladım, bana çok iyi bir ders verdin. Bırak, getirme yaygıyı da dedeniz arzu ettiği, rahat edeceği yerlere otursun.”

Alınacak çok ders var amma; toprak mı çoraklaştı, yoksa anlama gücümüz mü azaldı, yoksa sosyal medya aracılığı ile robotlaştık mı? Bir düşünsenize; anne veya babanız yaşlı hale geldiler. Sizi yetiştiren, yemediği hâlde yediren, uyumadığı hâlde sizi uyutan ve adeta canhıraş biçimde evladının üzerinde titreyen anne ve babamızın yeri yanımız değil de “huzurevi” olacak. Nasıl tahayyül edersiniz? Bir empati de ederseniz, ben de aynı duruma düştüğümde ben de mi huzurevine gideceğim?

1940’lı, 1950’li, 1960’lı hatta 1970’li yıllara kadar ilçemiz Ula’da, baba ve anne eğer evlatları yanındaysa ve evlilik çağına da gelmiş ise hemen tedbir alır, evinin önüne bir hane yapar ya da oturulan ev küçük bir çalışmayla daha düzgün (gelin evi) hâle getirilir ve oğlunu evlendirirdi. Aynı hayatta (hayat; evin önü, bahçesi demek) yaşamaya başlarlardı.

Diyeceksiniz ki: “Yahu Ula’da iş yeri mi var, çalışma sahası mı var, nasıl geçinilecek?” Bizden öncekiler nasıl yaptıysa, hayatını nasıl dizayn ettiyse biz de ana ve babalarımızın izinden yürüyerek hayatımızı yönlendirebilirdik. Amma olmadı, olamadı ve yapılamadı. Kız olsun oğlan olsun, evlatlarımız okusun da kendini kurtarsın, okusun da bir iş sahibi olsun, tahsil görsün de hayatını kurtarsın dedik ve demeye de devam ediyoruz. Nereye kadar diyesim geliyor.

Diyelim ki şehir dışında okudun, iş kurdun ve oldukça güzel yaşamaya başladın. Anne ve babayı yaşlandıklarında yanına götürsen olmaz mı? “Efendim gelmezler.” Gelmeyenler olabiliyor. Amma sen onlara kol kanat gerersen, şefkatli davranırsan neden gelmezler senin yanına?

Bizim Ula’da da yıllar önce en uzun süreyle belediye başkanlığı yapan kardeşimiz, Koçoğlu mevkiine bir huzurevi başlatmış ve bitirememişti. Sonradan gelen belediye başkanları da bitiremedi. En son olarak şu an görevde olan belediye başkanımız, yapılan ve yarım kalan huzurevini, tapusu Ula ilçesinde kalmak kaydı şartıyla Muğla Büyükşehir Belediyesi uhdesine tahsis ederek hem eksikliklerinin tamamlanması hem de yapılan tesisin heba olmaması için verdiğini daha önce yazılarımda paylaşmıştım. Son olarak hâli pür melali nedir bilemiyorum.

İkinci bir hadise daha yaşandı ilçemiz Ula’da. Köprübaşı Mahallesi’nde yaklaşık olarak 6.500 metrekarelik bir araziyi (arsa konumu var galiba) yine Muğla Büyükşehir Belediyesi uhdesine vererek “Çocuk Bakım Evi” adı altında bir inşaat da başladı. Bu konuyu da uzun uzun önceki yazılarımda işledim.

Neler oluyor, neden kaynaklandı bu işler? İlçem belediye teşkilatı yapamıyor mu da Muğla Büyükşehir Belediyesi’ne yer tahsis edilip veriliyor? Halk arasında şöyle bir söylenti dolaşıyor bugünlerde: Her şeyimizi (gayrimenkul anlamında) Muğla Büyükşehir Belediyesi’ne devretmeye başladık. İlçemiz Ula hakkında planlanan, programlanan ama halka haber verilmeyen, halkın bilgisi olmadan, hani derler ya kapalı kapılar arkasından işler mi çevriliyor diye söylentiler eksik değil.

Çok basit; kalkın arasına karışın da böyle söylenti var mı yok mu bu vesile ile öğrenirsiniz.

Bugün sana, yarın bana derler buralarda. Annesini veya babasını huzurevlerinin soğuk mermer sütunları arasına koyan evlat ya da evlatlar, mutlaka kendi başlarına da bu akıbetin geleceğini unutmamalıdır. Benden hatırlatması. Hoşça kalınız, sağlıcakla kalınız.