21. Yüzyılın ikinci çeyreği buhranlara kapı aralayarak başladı. Birkaç gün önce haberde görmüştüm. Dünyanın kan akan alanlarıyla ilgili bir yazı vardı. Pakistan, Gazze, Yemen, Suriye, Sudan, Ukrayna… Bu kadar sıcak bölge son dönemlerde hiç olmamıştı. Bir yandan modern dönemin bize sağladığı teknolojik imkanlar ve bunun getirdiği refah tartışılırken bir yandan da insanın ilkel vahşeti pervasız şekilde gözlerimizin önünde cereyan ediyor.
Yaşanan süreçte yaptığımız sorgulamalarda en gafil ve aciz topluluklardan birisi hangisi diye sorulursa Müslüman toplulukların olduğu kolaylıkla tespit edilebilecektir. Ne yazık ki olan bitene bu kadar seyirci, hissiz ve mücadelesiz bir dönem var mıdır bilmiyorum.
O zaman çare ne sorusu akla geliyor. İğneyi önce kendimize batıralım ki başkasına çuvaldız batırma hakkımız olsun. Birinci aşamadan başlayalım. Aslında birinci aşama en önemli aşama çünkü meselenin temeli burada atılıyor. İnsan inandığı değerler üzerine çok daha eğilir. Kendi inancımız ne yöndedir? Sadece inandım demek yeterli midir? İçten, yürekten inanıyor muyuz? İmanı ne kadar içselleştirdik bunu düşünmeliyiz. Maalesef genel izlenimle baktığımızda inanç meselesindeki aşınma çok üst düzeyde. Unutmayalım bir değere veya kutsala inancı olmayan toplumların gideceği pek bir yol yoktur.
İkinci aşamada ise kalple inanılan değerlerin ve yaşamda karşımıza çıkan durumların idrakı var. Bu çağda iyi ve kötü arasında ayrım yapabiliyor muyuz? Karşılaştığımız meseleleri iyi analiz edebiliyor muyuz? Bu çok önemli bir aşama. Gerçek şu ki idrak konusunda pek zayıfız. Her söylenene inanma, gerçeği görememe veya görsek de yeteri kadar anlayamama sorunumuz var. Örneğin İsrail devleti pek aşikâr şekilde Ortadoğu’yu çeviriyor. Önce güvenlikten uzak, sonra insandan uzak bir yer haline getirmek için uğraşıyor. Kişiye soruyorsun “İnanıyor musun?” “Haşa o nasıl söz, tabi ki inanıyorum.” diyor. “O zaman İsrail meselesi için bir şeyler yapıyor musun?” dediğinde “Bana ne kardeşim İsrail’den o da onların sorunu.” diyor. E adamın arz-ı mevhud hayali var. Senin ülkene de gelecek. İdrak etmiyor musun? Bir çift boş bakışla karşılaşıyorsun.
Üçüncü aşama da icraat az önceki örnekten gidelim. Bana ne diyen kişi için icraat mevzu pek de söz konusu olmaz. Zaten meselenin ikinci aşamasını geçememiş. Peki, idrak konusunda “Tabi ki İsrail üzerimize geliyor, bunu görüyorum.” diyen adamın icraatı ne olmalı. Bireysel olarak dua, yardım, boykot ve düşüncelerin her platformda dile getirilmesi en asgari icraattır. Bu noktada sınavı geçen insan zaten bireysel görevini yapmıştır. Meseleye vakıftır. Her an ülkesine, milletine, inancına saldırı olduğunda tetikte olacaktır.
Yukarıda belirttiğimiz meseleleri sadece bir örnek üzerinden verdik. Çalışma hayatında, ailede, insan ilişkilerinde, ekonomi yönetiminde, beslenmede, eğitimde uyguladığımızda yarınlar bizimdir. Yoksa ilerisi pek karanlık.
“Dünya insanlığı ne durumda?” diye mi soruyorsun. Onu dile getirmiyorum bile. Üç “İ” hayatımızda yeteri kadar yer almazsa modern dönemin ikinci çeyreği pek sıkıntılı geçecektir. Umarım yanılırım.