İnsan sınıflandırmayı, gruplandırmayı, etiketlemeyi, hiyerarşik bir düzene sokmayı seviyor. “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.” ilkesine rağmen bunu yapmayı, bu tasnifine göre muaşerette bulunmayı ve muhatabı konumlandırdığı yere göre değerlemeyi seviyor.
Hayatın olağan akışı içerisinde böyle bir tasnif gerekli mi değil mi, bu tartışılır. Bu tasnifin pratik yararları dikkate alındığında gerekli/iyi olduğu da söylenebilir. Bu kabulden yola çıkarak insanın başkaları hakkında yaptığı harici/felsefi tasnif ve değerleme, muhatabın özüne dair bir tasnifi değerlemeyi de içerir mi?
Cevabını arayan en önemli soru bu...
Hiyerarşik düzende oluşan aslık-üstlük, ünvana/statüye bağlı elde edilen mevki ve değer, temsilden kaynaklanan öncelik; bütün bunlardan bağımsız olarak bir aslık-üstlük ilişkisi oluşturur mu? Sahibi için zahiri bir değer ve öncelik ifade eder mi?
Bu soruya verilecek cevaplar ile yapılan ölçülendirme/tasnif/derecelendirme, elbette neyin mihenk noktası olarak kabul edildiğine göre değişecektir.
Bu ölçülendirme; insanın mahiyet ve hakikatinden, kısaca insanlığından hareketle mi yoksa kazanılan/verilen hüviyetinden hareketle mi yapılacak?
Meşhur hikâye ile örnekleyecek olursak, kişinin vali olmasına göre mi yoksa adam/âdem olmasına göre mi bir değerleme yapacağız?
Bu sorular bize insan/toplum olarak içinde bulunduğumuz bir yanılgıyı da gösteriyor: Mevcuda/zahire bakarak insanın yerini ve değerini tayin etmek...
Bir şekilde zaman içerisinde elde edilen, insanın varlığına eklemlenen, kazanılan, satın alınan şeylere göre insanın yerini ve değerini tayin etme yanlışı burada olduğu gibi duruyor. İtibara itibar etme yanılgısı salgın bir virüs gibi hızla yayılıyor.
Oysa itibar, başkalarının bizimle ilgili düşünceleridir. Dolayısıyla bizden bağımsızdır, bizi ifade etmez. Karakter, haysiyet ve onur ise doğrudan bizimle ilgilidir. Özümüzü ve buna bağlı ortaya çıkan öz saygımızı ifade eder. Onun içindir ki geçici olan ve sahici olmayan itibar çok da itibar edilecek bir şey değildir.
Önemli ve değerli olan insanın kendine/özüne dair olandır. Sonradan eklemlenen, dışarıdan yanaştırılan şeyler ancak mevcuda atfen değer/önem kazanan şeylerdir.
Hepimiz biliyoruz ki gelen gider, elde edilen kaybedilir, sonradan eklemlenen ayrılır; hepsinin bir bitimi/sonu vardır. Sabit olan ise ruhtur, ruhun sığınağı vücuttur.
Vücuda (öze) göre insanın yerini, değerini, anlamını belirlemek/taayyün etmek ise bütün yanılgılardan münezzeh bir yorumdur.
Yani “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.” mertebesi...
İnsana sırf insan olmaklığı, “Hz. İnsan” olarak vücuda gelmişliği nedeniyle hürmet etmek, değer vermek, nazar etmek...
Gerisi kîl-ü kâl...
Geriye kalan bütün sıfatlar, hiyerarşik sıralamalar, değerlemeler, değerlendirmeler, yorumlar boş...
Halil Cibran, “Tapınağın köşe taşı, temelin en altındaki taştan daha yüksek değil.” diyor. Her taş duvarın bir parçası, hepimiz de hayat merdiveninin bir basamağıyız. Bunun dışındaki bütün sıralamalar ise bir oyun oynaş.
Tercih bizim… Ya hayatın en güzel zamanlarını/yıllarını oyun oynaşla geçiririz ya da insana sırf insan olmaklığı, “Hz. İnsan” olarak vücuda gelmişliği nedeniyle hürmet ederek, değer vererek iyilikler biriktiririz.
Unutmayalım ki “iyilik biriktirmek” dışındaki tüm yatırımların ve tasarrufların eriyip gideceği gün yakın. Kefenin cebi de yok. Yanımıza alabileceğimiz tek şey bize ait olanlar: İyiliklerimiz ve kötülüklerimiz…
Tasniflerimizi, tanımlamalarımızı, değerlemelerimizi, sıralamalarımızı, yorumlarımızı yaparken bu gerçeği hatırda tutmak dileğiyle…
03.01. 2024