Dünkü yazımı “Kaç köyün başına çorap örülüyor ve bu olanlar bir avuç kömür için değer mi? Bu inat neyin inadı?” diye noktaladım. Gazi Mustafa Kemal Atatürk kurduğu 13 milyonluk ‘yoksul köylü’ ülkesini ‘muasır medeniyet’ çizgisine ulaştırmak için “Köylü milletin efendisidir” diyerek gaz verdiğinden olamaz tabii.. Ama bu söze takılanlar, takıntılarını bir sipariş türkü de hissettirenler de olmuştur...
‘Zeytinyağlı yiyemem aman’ türküsünü bilmeyen pek yoktur, ama çok derin siyasi hikayesini bilmeyenler olabilir.. Hikayenin tamamı “ Yeni Sömürgeciliği” anlamak için de ayrı bir yazı konusu olabilir.
Çok kısaca anlatırsam, türkü 1950’lerin türküsüdür... “Zeytinyağlı yiyemem (aman) / Basma (da) fistan giyemem / Senin gibi cahile / Ben efendim diyemem (aman)” diye başlar. Zaten ardından gelen dizeler de abuk subuktur...
Zeytinyağı ve zeytin yağlılar “köylülere özgü” gösterilip küçümsenirken, türkünün dördüncü dizesinde de “milletin efendisi” küçümsenmektedir... Batılılar yüzde yüz pamuklu giysilerle yaşarken, yüzde yüz pamuklu olan basma ‘bayağı’ gösterilmiştir. Ki bu türküden sonra zeytinyağı tüketimi düşmüş, zeytinlikler daralmaya başlamış, pamuk üretimi azalmış ve Amerikan soya mısırından üretilen margarin yağları evlerimize girdi.
Bugün ilaç niyetine de satılan şifa kaynağı zeytinyağının kanser yaptığı da inandırılmıştı...
+
‘Zeytinyağlı yiyemem aman’ türküsünün siparişle yapıldığı yıllar; ülkeyi yönetenlerin “Küçük Amerika” hayali peşinde koştuğu 1950’ler Turuman Doktirini’nin uygulandığı, Marsal yardımının yapıldığı yıllardır... Anadolu’nun demir ağlarla örüldüğü, sanayileşme adımlarının (köylü devlet fabrikalar kurmaya başlamıştı, sanayileşmede büyüme hızı %7’ydi) atıldığı ve bundan emperyalizmin rahatsız olduğu yıllardır... Rahatsızlıkları hiç bitmedi. Artarak devam etti... Çünkü Türkiye’de Atatürk’ün yolundan gidenlerin “Tam Bağımsız Türkiye” ülküsü öyle bitip tükenecek gibi değildi... Tükenmez de...
Zeytinyağı operasyonu o zaman başarıya ulaşmıştı, ama onlar açısından süreklilik sağlanamamıştı... Çünkü ülkemizde “mercimek ithalatçıları”, “Angus ithalatçıları” olsa da “Bizde köylünün ocağı tütmez ise, fabrikaların bacası söner” sözü hala geçerliliğini koruyordu... Koruyacaktır da...
Ama ah şu unutma alışkanlığımız ya da hastalığımız... Bir gün gafil avlanacağız...
+
Bu köşede en çok şikayet ettiğim konuların başında unutkanlığımız geliyor...
Emperyalizm unutmuyor. Ne Sevr’i, ne Lozan’ı...
Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir hüküm süren Covid-19 Pandemisi hem dünyaya hem de bizlere, gıda güvenliğinin, toprak – tarım – gıda üçlüsünün ekonominin taşıyıcı kolonlarından biri olması lazım geldiğini öğretmiş olmalı.
Savaş halindeki Ukrayna’dan buğday aldığımızı unuttuk. Bu unutkanlığımız yüzünden yıllar sonra yeniden margarin tüketmeye başlayabiliriz. Zenginlerimiz de İspanya, Yunanistan’dan ithal zeytinyağı tüketirler!
Tarım yoksa, gıda / gıda yoksa da gelecek yoktur...
Beyaz adam her yere ‘İncil’ ile gitmiyor. “Beyaz adam etkisi” çeşit çeşit artık... Beyaz adam etkilerinden biri de “Gıda Emperyalizmi”dir. Toptan “Yeni sömürgecilik”tir...
Bize İncilini değil, Soyasını, Mısırını uzatmış bulunuyor. GDO’sunu almış bulunuyoruz. Covid-19 Pandemisini unuttuğumuz gibi GDO’yu ve GDO’luları da unutmuş bulunuyoruz...
Mesele termik santrallere ne olursa olsun kömür yaratma meselesi değil, santrallerin 5 gün, kömrün 3 gün ömrü var... Hatta Yatağan’ın ömrü de kömürle tükendi. Mesele zeytinyağı, mesele bağımlı hale getirilmek istenmemiz...
+
Yatağan Termik Santralinin kuruluşunda CHP’li Enerji Bakanı Deniz Baykal’ın imzası vardı. Solcular, sosyalistler, Yatağanlılar davul zurna ile karşılamıştı... Çünkü Yatağan ve çevresinin ekonomisi canlanacaktı, işsizlik olmayacaktı ve “işçi sınıfı” olacak, sınıfsal mücadeleye katkı yapacaktı... Doğaya ve insana vereceği zarardan, yerleşimlerin kömür için taşınabileceğinden ise kimsenin haberi yoktu...
Yatağan önce kurulmuştu, ama Kemerköy (Gökova) kuruluşu ile birlikte Muğla Tabip Odası ve gönüllü hareketlerle ayağa kalkıldı. En farkedilir gönüllü hareketi ise 12 Eylül’de dernekleşmeye zorlanan “Bodrum Gönüllüleri” hareketiydi. Gökova Körfezi’ne de ilk sahip çıkan bu hareketti ve ‘kraliçesi” Saynur Gelendost’tu...
Sedat Kaya’nın “Karya’nın Son Kraliçesi” sıfatını yakıştırdığı (bence de yakıştı) İkizköy Muhtarı Nejla Işık ve arkadaşlarından önce termik santrallerin kapatılması için ilk açlık grevine yatan da Karyalı kadınlardan Saynur Gelendost olmuştu. O açlık grevinde organları harap olan mavi kadın Saynur aramızdan çok erken ayrılmıştı. Ve Gökova da Yatağan’da eylemlerinde “Termik Santraller Kapatılsın” pankartını ilk açan ve bunu ilk dillendiren de O olmuştu...
Kapattıramadı, ama baza gazı arıtma tesisleri (Desülfirizasyon) O ve aarkadaşlarının mücadelesi sonunda takılmıştı...
+
Karyalı kadınları say say bitmez...
Sedat Kaya’nın ifadesiyle “Milas... Karya’nın kalbinde, anaerkil bir belleğin yankılandığı toprak... Bir zamanlar Artemis’in ormanlarla gezindiği, Asteria’nın yıldızlarla konuştuğu bu coğrafya..”..
Sadece Milas değil, Bodrum, Datça, Muğla ( Menteşe) her yanımız öyle...
Dünkü yazımda “Artemis’in, Asteria’nın yanına karşı taraftan Sappho (Sapfo) yu, bu taraftan Halikarnas Balıkçısı’nın yoldaşı Azra Erhat’ı koyabilir miyiz bilemiyorum, ama Anadolu’nun Kıbele’sinin yanına Karya’nın Tanrıça Hekate’sini ve hepsinin yanına Nejla Işık’ları değil de kimleri koyabiliriz ki...” demiştim, Saynur Gelendost’u unuttuğumu sananlar olmuş...
Ben hiç “unutanlardan” olmadık ki... Saynur’u bu güne bırakmıştım...
Hem Nejlalar, Saynurlar o kadar çoklar ki, mesela Marmaris’ten Biyke Şoran’ı bilir misiniz? O da erken ayrıldı aramızdan. Saynur’dan daha anarşistti... Ayrılanların hepsinin ruhu şad olsun... Yaşayanlara Allah sabır ve mücadele gücü versin...
+
Dünkü yazımda bir de “Sedat Kaya, Akbelen kadınlarının torba yasaya karşı parlamento önünde açlık grevine kadar uzanan zeytini, yaşamı savundukları direnişlerini destekleyen yazılarından birine ‘Karya’nın Son Kraliçesi’ başlığını attığında ilk aklıma gelen Türkevleri Kadınları oldu... Onların eylemlerinden bende tek kare yok. ‘Ben de var’ diyen çıkar, bana gönderirse mutlu olurum...” ifadem olmuştu.
CHP’li Sincan Belediye Başkanlarından, Murat Karayalçın’ın yoldaşlarından Aziz Gürsoy beni fazlasıyla mutlu etti... Önceki gece özelden bir gazete haber kupürü ve bir de video kaydı gönderdi. Haber kupüründe “SODEP Lideri İnönü, Gökova'yı gezdi” üst başlığı ile rahmetli İnönü'nün ağzından “Buraya termik santral kurmak cinayettir” şeklinde atılmış başlık ve İnönü'nün Türkevleri kadınları ve onların verdiği çiçeklerle çekilen fotoğraf vardı. Fotoğraf altında da İnönü “Çiçekleri Özal'a götüreceğim” diyordu.
“Bitmeyen Kavga Gökova” kitabımın üçüncü baskısının kapağına bu fotoğraf yakışır.... Belki de fotoğrafın altına “Hepsi gitti, santraller Muğla’nın başına bela kaldı” diye yazarım...
+
Video da çok ilginçti. Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın o günlerde hangi “Ören ziyareti” bilmiyorum, Türkevleri kadınları çocukları etrafına toplanmışlar tartışıyorlardı. Özal “Ne istersiniz?” demiş olmalı, vidyo Türkevleri kadınlarından birinin “Köyümüzün kalmasını isteriz, ne isteyelim.” sözüyle başlıyor. Özal “Köyün kalır canım, merak etme. Burası daha da şenlenir. Bir çok şeyler gelir. Turistler gelir. Daha güzel olursunuz.” diye karşılık verip,, dönüp arkasını gitmek üzere iken 15-16 yaşlarında bir Türkevleri kız çocuğu da ardından “Termik santral yapılmamasını isteriz.” diye sesleniyor.
Rahmetli Özal, merakla dönüp kız çocuğu ile karşılaşınca “Onu yanlış söylemişler.” deyip, gülerek yanağından bir makas alıyor. Bu sırada gülüşmeler başlıyor.. O kız çocuğu “Ama termik santral yapılırsa eğer..” diyerek sözünü sürdürmek isterken, Başbakan Özal “Ne olurmuş? Neden zararlı. Hadi bakem söyle...” diye müdahale ediyor.
Çok keyifli bir sohbet... Ya da tartışma... Şimdi “Nesi keyifli?” diyeceksiniz, öfkeli, gerilimli değil, Türkevleri’nin kadınları, çocukları Başbakan ile değil de köylerinden bir amcaları, dayıları ile tartışıyorlar... İnsan özlüyor...
Kız çocuğu “Meyvalamız guruyomuş.” diye çıkışıyor. Özal “Yok aman haa gurumaz.” derken daha küçük bir kız çocuğu “Yatağan'da gurumuş.” diye katılıyor... Öteki kız çocuğu sözü alıp, “Görüyoruz biz çevre köylerde var...” diye çıkışmaya devam ediyor. Özal sabırlı, ikna etmek peşinde.. “Peki bi dakka bi dakka.. Köyden bi çok insan orada çalışırsa iyi para gazanırsa..” diye tribüne oynamaya başlıyor. Kız çocuğu pes etmiyor, “Ama zaten bak, eğer bu köyün tarlaları alındıktan sonra evler ne işe yarayacak ki? Köylü zaten şeyden geçiniyor...” derken Özal “Fabrikada çalışırsa nasıl olur?” diye sormaya kalkınca kız çocuğu “Görüyoruz ki fabrikada gelenler hep doğudan, Adana'dan, Konya'dan gelenler var.” diye savunmaya geçiyor. Vidyo şu diyalogla sona eriyor:
Özal- Ha siz burda kontenjan istiyorsunuz öyle mi?
Kız Çocuğu- Hayır biz yapılmamasını istiyoruz.
+
Evet yazı uzadı... Ne yapalım hikaye uzun... Yarın tamamlarsınız... Görüyorsunuz Karya’nın kadınlarını... Türkevleri’nin kadınları kadar küçük kadınları da cevvalmiş.
Ne de olsa Karyalı onlar. Kadim çağlardan tanrıça, kraliçe oldukları kadar birer topuklu efe...
Onlar “Bitti” demeden de bitmiyor... Su küçüğün, Karya’da söz kadınların...
-------------- --------------
GÜNÜN SÖZÜ: İçim ıssız bir diyar, hiçbir yolcu uğramaz. --Ahmet Kutsi Tecer