‘Deniz’ denildi mi Muğla’da Ege ve Akdeniz akla gelir.. Akyaka, Ören, Datça ve Gökova Körfezi’dir benim aklımda kalan, bir de Dalyan... Dalyan gibi gençleri anımsarım...
Muğla’nın denizleri, tüm ‘Denizler’ gibi çoktur, bitmez tükenmez!
Zeytin denizi, narenciye denizi ve kızılçam denizi...
Özellikle Köyceğiz, Ortaca, Dalaman’da ve hatta Milas’ta pamuk denizlerimiz vardı. Şimdi yok...
Narenciye para etti mi, pamuk tarlaları narenciye bahçelerine dönmeye başlardı. Narenciye para etmedi mi güzelim mandalina, portakal ağaçları katliama uğrar her yer pamuk denizi olurdu. Pamuk denizinde kara görüneli yıllar oldu... Yerini kazandırsa da kaybettirse de narenciye ve bir de nar aldı... Üretici bir nara, bir limona portakala koşuyor...
Yok, bunlar MUPA tespitleri değil!
Aslında pamuk deryası, her şey gibi plansız çarpık gelişen hormonlu turizmimize yenik düştü. Pamuk tarlaları yetmedi, sebze bahçelerine, narenciye bahçelerine daldılar... Ormanlar yetmedi, yönetmelik değişiklikleri ile denize dalmaya hazırlanıyorlar... İnşallah orada boğulurlar...
+
Turizmcimiz her sene ağlar da turizmden vazgeçmez...
Ama bu sene bir başka ağlıyorlar. Bunu anlamamak için kör sağır olmak lazım... Yok, bu sene kör sağır bile anlar; düne kadar, bugünlerde Menteşe’nin Perşembe Pazarı’na turist yağardı...
Bu sene ne leylekler geldi, ne turist...
Akdeniz de en ucuz turizmi yapmamıza rağmen leylekler neden gelmiyorsa, flamingolar, kırlangıçlar ve öteki göçmen kuşlar neden geçmiş yıllarda olduğu kadar istekli değillerse İngiliz’i, Alman’ı da o yüzden gelmiyor.
Çok ucuzladık... Kalite yerlerde sürünüyor...
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras belediye başkanlarını toplayıp turizm fuarlarına götürdü, ama olmuyor işte... Başkanı tüccar mı sanayici mi ne iş yaptığını bilen yok, Meclis Başkanı ‘sigortacı’ MUTSO (Muğla Ticaret ve Sanayi Odası) yöneticilerini de taşıdılar fuarlara ama sonuç ortada...
Neyse bunları sonra konuşuruz, biz konumuza dönelim...
+
Doğrusu ben MUTSO yöneticilerimizin zeytin deryamıza göz dikenlerin çıkarına hizmet edecek son torba yasa ile ilgili neler düşündüklerini çok merak ediyorum.
Biliyorum, şimdi onlarda “Sen ne düşünüyorsun?” diye soruyla yanıt verecekler.
Sadece onlar değil, iyi niyetli kötü niyetli başkaları da soracaktır.
Ki herkes sormalı, sorgulamalı... Susan, sormayan, sorgulamayan kafalarla özgürlükler, demokrasi filan olmaz... Torba yasalar olur... Bağırır çağırırsınız, popülizm, eyyamcılık yaparsınız yasa geçer...
Önceki gece bir çevreci dost, özelden şöyle yazmış:
“ Yeni yasalaşan ve Salihpaşa’lardan (Menteşe) Ören’e (Milas) kadar birçok köyde acele kamulaştırma getirecek tasarı için hiç yazı yazmamanız dikkatimi çekti. Özel bir sebebi var mı? Ben de kaçırmış olabilirim. Affola. Yazdıysanız linkini paylaşırsanız sevinirim. Bu konu Muğla için çok önemli bir sorun. Tüm detayları ile bu konuyu köylülere anlatmak gerekecek. Konuyu AKP ve MHP İl Başkanlıklarına giderek konuştuk. Bize hak verdiler fakat bir beyanları bile olmadı. Bu yasal düzenleme Muğla'yı insan eli ile yakmak demek. Tüm Türkiye'yi yatırımcıya vermek iki dudak arasına endekslendi.
İyi akşamlar...”
Ne diyeyim, bu yazıyı dün sabah yazmaya başladım, “Günaydın” diyeyim...
+
Benim bu konularda düşüncem bellidir, bilenler bilir...
Ben bu konuda düşüncelerimi bu köşenin dışında “Bir Gazetecinin Tanıklığında Taammüden Termik Cinayet/BİTMEYEN KAVGA GÖKOVA” adını taşıyan kitabımda yıllar önce anlattım.
Türkiye’de “ilk çevre eylemi” denilebilecek eylemi Kemerköy (Gökova) Termik Santralı’na karşı ortaya koyan “Ören-Türkevleri kadınlarının” başkaldırısı ile yaşananların yer aldığı kitabımın iki baskısı da tükenmiş bulunuyor.
Vakit olursa üçüncü baskı hazırlığına başlayacağım...
+
Sedat Kaya, Akbelen kadınlarının torba yasaya karşı parlamento önünde açlık grevine kadar uzanan zeytini, yaşamı savundukları direnişlerini destekleyen yazılarından birine “Karya’nın Son Kraliçesi” başlığını attığında ilk aklıma gelen Türkevleri Kadınları oldu...
Onların eylemlerinden bende tek kare yok. “Ben de var” diyen çıkar, bana gönderirse mutlu olurum... Türkevleri kadınlarının direnişinden hala yaşayan var mı omu da bilmiyorum. Yoksa hepsinin ruhu şad olsun...
Eğer yoksa “Onların ruhları İkizköy Muhtarı Nejla Işık da yaşıyor” diyebilirim...
Sevgili Sedat Kaya’nın “Karya’nın Son Kraliçesi” sıfatını verdiği Nejla Işık soy adı gibi ‘aydınlık’ bir kadın...
Sedat Kaya o yazısına “Milas... Karya’nın kalbinde, anaerkil bir belleğin yankılandığı toprak... Bir zamanlar Artemis’in ormanlarla gezindiği, Asteria’nın yıldızlarla konuştuğu bu coğrafyada, kadim zamanlardan bugüne taşınan bir hakikat var; Toprağı erkek çizer, ama hikayeyi kadın anlatır....” diye başlamıştı...
Artemis’in, Asteria’nın yanına karşı taraftan Sappho (Sapfo) yu, bu taraftan Halikarnas Balıkçısı’nın yoldaşı Azra Erhat’ı koyabilir miyiz bilemiyorum, ama Anadolu’nun Kıbele’sinin yanına Karya’nın Tanrıça Hekate’sini ve hepsinin yanına Nejla Işık’ları değil de kimleri koyabiliriz ki...
+
Ben o kitabı yazalı 25 yıldan fazla oluyor.
Nasıl bir tesadüfse ben kitabıma “Bitmeyen Kavga Gökova” adını vermişim, Ankara’nın sağanak yağışında açlık grevinde oturdukları yerde altlarından çay geçerken, parlamentodan, Muğla bölgesinde üç, bilemedim beş yıl ömrü kalmış kömürü bulundukları yerden söküp alabilmek için “Zeytinliklerin katli vaciptir” diyen yasa parlamentodan geçiyordu ve Karya’nın son kraliçesi Nejla Işık şöyle sesleniyordu:
“Biz bitti demeden bitmez.”
Nejla Işık ve öteki Karyalı kadınlar ise çoktan tarihe geçtiler...
Sadece onlar mı?
Bu ülkede ilk çevre eylemini Türkevleri kadınları ortaya koyarken, termik santrallerin özelleştirmesine karşı ilk direnişi de Yatağan Termik Santralinde kurulan barikatlarda dönemin Tes-İş Sendikası Başkanı Erol Soğancı, Maden İş Sendikası Başkanı Murat Bekem ortaya koymuştu.
Ne yaptıklarını biliyorlardı. Yatağan, Yeniköy, Kemerköy Termik Santrallerine sahip çıkarken, “ulusal yerli enerjiyi” yani “Tam Bağımsızlığı” savunuyorlar ve “uluslararası sermayeye” karşı duruyorlardı.
Tes-İş Sendikası Yatağan Şube Başkanı Fatih Erçelik, Erol Soğancı’nın barikatlarından yetişmiş biri olarak daha sonra Süleyman Girgin’in başkanlığındaki Maden İş Sendikası ile omuz omuza “uluslararası sermayeye” karşı dururken, Ankara’da Muğla Milletvekili Kadem Mete ile birlikte Nejla Işıklara karşı duruyordu...
Tarih, özelleştirmeden sonra uluslararası sermayenin yanında mücadele eden Fatih Erçelik’i de yazmıştır...
+
Tarih AK Parti Muğla Milletvekiller Yakup Otgöz ve Kadem Mete’yi de yazacaktır.
Sedat Kaya o yazısında şöyle devam ediyordu:
“Bugün o anlatıcı, adı Işık, yüreği kök gibi sağlam bir kadın Nejla Işık.
İkizköy’de bir sabah, kömür şirketlerinin dozeri ormana ilk kez diş geçirmeye çalıştığında, ağaçlardan önce bir kadın dikildi karşılarına. Omuzlarında anaların duası, ellerinde çocukların oyuncağı, dilinde yalnızca bir cümle vardı; ‘Burada yaşam var. Ve ben bu yaşamın nöbetçisiyim.’...”
Evet, Karya’nın Son Kraliçesi Nejla Işık anlatıcı, bizler de yazıcı olarak tarihe not düşüyoruz...
AK Parti Muğla Milletvekili Yakup Otgöz, “Tarım Komisyonu”nda olmasına rağmen söz konusu “zeytin kıyım yasasını” imzalayıp meclise getirenlerden birisidir... Kadem Mete de Ankara’da yasa görüşülürken, yasanın meclisten geçmesi için pankart açan Fatih Erçelik ile birlikte dayanışma içinde olan milletvekilimizdir... Kendileri ile ilgili basında yeterince yazı çıktı zaten...
Ben mi?
TEMA Vakfı tarafından yapılan açıklamada, “Doğal ve kültürel varlıklarımız yalnızca sağlıklı bir yaşamın değil, geleceğimizin de temelidir. Onları korumak hepimizin ortak sorumluluğudur” denildi. Ben altına imzamı atıyorum...
Kaç köyün başına çorap örülüyor ve bu olanlar bir avuç kömür için değer mi? Bu inat neyin inadı? Yarın devam edelim...
---------- -----------
GÜNÜN SÖZÜ; İyi ki egoları kadar yer kaplamıyor insanlar yeryüzünde, yoksa bu dünyaya sığmamız imkansız olurdu.--Tom Robbins