O zaman unutmuştum bildiğim her neyse. O zaman kaybetmiştim neyim var neyim yoksa. Oysa her zaman sen vardın, demek ben yoktum.

Sen başlangıcımdın, miladımdın. Sözlükte tüm kelimeler seninle başlıyordu. Her ne kadar hatırlayamıyorsam da yüzünü, saçlarını, gözlerini… Sesin hep kulaklarımda. Sıcak, tatlı, bütün yalnızlığımı kucaklayan şefkatli bir nağme gibi.

“Seni andım da bu gece, şarkılar döküldü dudaklarımdan

Şarkılar….

Mısralarında yeniden doğduğum şarkılar…”

Bir el dokundu saçlarıma, bir meltem esti sanki. Sonra beni serinleten o koku. Adı neydi? O da mı kayboldu belleğimden?

O zaman kokular, renkler nereye kayboldu? Bir sesin kaldı kulaklarımda. Bir de saçlarımı okşayan elin yumuşaklığı.

Anlık sıçramalarımda “o zamana” dair bir şeyler hatırlıyorum. Elimde kalem var, kalem mürekkep akıtıyor, ellerimde mürekkep lekeleri arttıkça artıyor. Mürekkebin rengi neydi bilmiyorum. Şimdilik renklere girmeyelim. Yoksa kalem de silinir ana ekrandan.

Sonra üst üste yığılmış kâğıtları seyre duruyorum. Her birinin üstünde bir şeyler yazılı. Sonra kalemimden bir şeyler akıyor kağıda, görüyorum. Ama ne yazıyor okuyamıyorum.  

Ellerim titriyor, başımda bir ağırlık. Sonra kelimeler uçuşuyor kelebekler misali. “Yangın, çığlıklar, acı ve… “ Ve, ve, ve… Neydi son kelime?”  Ana ekran kararıyor. Her şey siliniyor.

Derin bir sessizlik. Sonrası boşluk. Ve her yer bembeyaz. Bir el başımı okşuyor ve o ses… Beni her zaman kucaklayan, karanlığın derin kuyularından çıkaran o ses…

“Rüzgâr esiyor yine sensiz, yine sessiz

  Şarkılarda söylenmiş her ne varsa

  Birlikte mühürlenen kelimelerimiz”

Gülümsüyor gibi oluyorum, sesinle ısınıyorum. Sonra gözlerimden yaşlar akıyor. Bardaktan boşanırcasına. Engel olamıyorum. Hıçkırıklarımda boğuluyor sesin.

Ve kesif bir duman kaplıyor her tarafı. Boğazımı yakan içime işleyen o koku. O koku beni “o zamana” götürüyor. Her yer kırmızı, kan kırmızı. Silik yüzün beliriyor önce. Görmek için çıldırıyorum. Ardında başka yüzler. Minik eller, minik yüzler. Ve senin zarif ellerin. Korkunç bir girdaba düşüyorum. İçimi yakan her neyse bütün siluetleri yutup geçiyor. Haykırmak istiyorum. Kelimeler kilitlenmiş bir yerlerde. Anahtarı bende farkındayım, açamıyorum.

“Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar…” Mırıldanıyorum. Ne söylediğimi anlamadan hatta nereden geldiğini bilmeden. “Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın.” Ve sesin eşlik ediyor şarkıya. Birlikte söylüyoruz.

“Mürüvvet! Durma söyle.” diyorum.

İsmin geliyor aklıma sonra sen geliyorsun. Saçların, gözlerin ve sesin. Tamamlıyorsun, tamamlanıyorum. Fotoğraflarını seyre duruyorum. Hep gülüyorsun. Oysa sen gülerken ben ağlıyorum. Ağlıyorum, ağlıyorum.

“ O zamandı işte o zaman

   Bir rüyada buluştuğumuz o zaman

   Ve birlikte söylenecek nice güzel şarkılar

   Hep sen vardın ve var olacaksın o zaman.”

Kahkahalarla, mutlulukla tamamlanan bir akşam. Bir masalın ardında birlikte dalınan uykular. Sabahın erken saatlerinde aklına gelen mısralar. Ve kâğıtlara aktarılan saadet sözleri. “Hep sen vardın ve var olacaksın o zaman.”  Belki kâğıda eklenen son mısralar.

Ve peşi sıra ortaya çıkan hakikat.

Bir otel odası, yangın, çığlıklar, kaybolan mısralar.. Acı, gözyaşı ve sensizliğe mahkûmiyet!

O zaman unutmuştum bildiğim her neyse. O zaman kaybetmiştim neyim var neyim yoksa. Oysa her zaman sen vardın, demek ben yoktum.