“İnsanı ayakta tutan şey bazen tek bir güzel anıdır; bir öğrencinin gözündeki ışık, bir sahneden yükselen alkış ya da bir ezginin ruhumuza bıraktığı sessiz huzur…”

Geçen haftanın yoğunluğu epeyce yorsa da bıraktığı güzellikler ve izler unutulmazdı. Önce sevgili öğrencilerimle ve değerli yönetmen arkadaşım Hazal Atasoy’la hazırladığımız tiyatro oyununun Muğla’da, Ula’da ve Yatağan’da seyircilerle buluşması, gençlerin sahne performanslarıyla izleyenleri mutlu etmesi emsalsizdi. Oyun bittiğinde salondan ayrılan seyircilerin yüzlerindeki mutluluk, bir yıllık yorgunluğumuza değmiş oldu.

Gençler bu sahne tecrübelerinden hayatlarına neler kattılar, neler… Biz olmayı öğrendiler; birlikte bir iş yapmanın, o işe emek harcamanın, birlikte olmanın önemini bizzat yaşadılar. Yazar dostum Fatih Baha Aydın’ın gençlerle sohbet ederken söylediği bir söz bu minvalde çok kıymetliydi: “Gençler, kendinizi önemsemeyin; yaptığınız işi önemseyin. İşte o zaman yaptığınız işle kendinize çok şey katmış olacaksınız.”

Gençlere sanatın, bilimin her dalında kendilerini gerçekleştirecekleri; kendi seslerini bulacakları, kendilerini tanımlayacakları ve tamamlayacakları alanlar açılmalı. Açılmadığı zaman görüyoruz ki suça, karanlığa doğru elimizden kayıp giden gençlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.

Geçen haftanın güzellemelerinden biri de öğrencilerimizle kardeş bir köy okulunu ziyaret ettiğimizde yaşadıklarımızdı. Yıllar önce beni epey yoran, hareketli, yerinde duramayan bir öğrencim; karşıma bulunduğu ortama hayat veren, öğrencilerinin hayatlarına en güzel şekilde dokunan ve görev yaptığı okulu güzelliklerle donatan bir öğretmen olarak çıktı.

Görev yaptığı köy epey uzakta, kenarda köşede kalmış bir yerdi. Ama bu ulaşım açısından zorlayıcı yerde şikâyet etmeden çalışmaya devam etmiş, orada ürettikleriyle adeta bir hazine yaratmıştı. O küçücük okulda; kütüphanesinden çalışma alanlarına, bahçesinden sınıflarına kadar dokunmadığı yer kalmamıştı. Topu topu on sekiz öğrencisi vardı. Birleştirilmiş sınıfta öğrenim gören küçüklerimizin mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

Onlarla yaptığımız etkinliklerde bizzat şahit olduğum ve beni duygulandıran nokta şuydu: Öğrenciler yaşlarına göre ne kadar da güzel eğitim almışlardı. Her biri pırıl pırıl çocuklardı; bir öğretmenin hazinesinden kendilerine kattıklarıyla daha da değerli olmuşlardı. Yaptığımız sohbetlerde sevgili öğrencimin, değerli meslektaşımın gerçekleştirmek istediği projeleri dinlerken daha da gurur duydum.

O an hayal ettim… Ülkemin her bir köşesinde çocuklarımızı, gençlerimizi kucaklayan nice hazinelerimiz var. Zaman zaman gelecek konusunda karamsar olsak da işte bu umut ışıkları hayatımızı aydınlatıyor.

Ve geçen haftanın bambaşka bir güzelliği… Yine gurur, yine umut, yine mutluluk… AKM’de yaşadığım ve her bir dinleyicisini mutluluğun ötesine götüren bir müzik ziyafeti. “Ziyafet” kelimesi yaşadıklarımızı tam olarak karşılamasa da konser sonrası kendimi üzerimdeki bütün gölgelerden silkinmiş hissettiğimi söyleyebilirim.

Seval Işıklı klasikleri hâline gelen, MSKÜ öğrencilerinden oluşan koronun onuncu yıl konseri de muhteşemdi. Her yıl biraz daha üstüne koyarak bu şehrin insanlarına unutulmaz anlar yaşatan bu güzellik, büyük bir emeğin hatta bir adanmışlığın yansımasıydı. Konser sırasında salonu tıklım tıklım dolduran seyircilerin mutluluğu tarif edilemezdi.

Mayıs ayından itibaren etkinlikler ardı ardına bize güzellikler yaşatmaya devam ediyor. Ve her biri içimizde güzel izler bırakıyor.

Bütün bu emeklerin karşısında insan ancak saygıyla eğiliyor. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği; yetiştirdiği gençlerde, yaşattığı sanatta ve birbirine umut olabilen insanların varlığında saklıdır.

İyi ki sanat var.