“Ben işimi bilirim!”
Sadece işini yapmak, kendi görev alanı içerisinde kalmak kâfi midir? Ucundan da olsa sınır çizgisine değen bir durum olduğunda “Bu benim görevim değil!” demek makul bir itiraz mıdır?
Hayatı tekdüze yaşayanlar ve rutini yeterli görenler için bundan iyisi can sağlığı… İşini yapıyor ya… Daha ne olsun!
Vaktinde iş yerinde olmak, sadece verilen işi yapmak, mesai bitince de sessizce kalkıp evinin yolunu tutmak…
İşini geliştirmek, çalıştığı ortamı güzelleştirmek, ilişkilerini düzeltmek ve kuruma/iş yerine katkıda bulunmak düşüncesi olmadan sadece verileni/isteneni yapmak… Kendinden hiçbir şey vermeden, bir katkı yapmadan, bazı şeyleri de kendiliğinden yapmadan…
Bu durumun bir makinenin çalışmasından farkı var mı? O insanın robottan bir farkı var mı? Makineler ve robotlar da yapılan yazılıma ve verilen komuta göre alanı dışına hiç çıkmadan isteneni yapmıyor mu?
Sadece verilen işi yapalım! Peki, o zaman insanlığımız nerede kalıyor?
Evet, hepimizin elinde bir görevi var. Çarkların dönmesi, sistemin yürümesi için bu görevi yerine getirmek gerekiyor. Sadece yazılı bir metne sadık kalmak; bir aklı, bir kalbi ve sınırsız bir potansiyeli zayi etmez mi? İnsanı salt memuriyet mantığına hapsetmek, ruhunu dar bir kafese koymak değil midir?
İnsanın sorumluluğu sadece iş tanımındaki satırlarla sınırlı olamaz; hayatın akışı, vicdanın sesi ve birlikte çalıştığımız-yaşadığımız topluluk bize çok daha geniş bir kulvar sunar. “Benim alanım bu kadar!” diyerek kenara çekilmek, çoğu zaman mesleki bir titizlikten ziyade sorumluluktan kaçışın kibar bir kılıfıdır. Oysa gerçek değer, o daracık kalıplara sığmayanı taşırarak ve vazifenin ötesine geçerek yeşertilir.
Doğrusu sınırlar ve kalıplar içerisinde kalmaksa yeteneklerimizi, yaratıcılığımızı nasıl geliştireceğiz? İnsanı diğer canlılardan ayıran en bariz özelliği; yaşadığı, bulunduğu, çalıştığı ortamı güzelleştirmesi değil mi?
İnsan, gittiği yere sadece varlığıyla değil; dokunuşuyla, nezaketiyle, estetik anlayışıyla ve yapıcı gayretiyle bir değer katmalıdır. Çünkü bulunduğu oda, çalıştığı masa başta olmak üzere ayak izinin olduğu her ortamı daha yaşanılır kılmak insani bir yaklaşımdır.
“Benim işim değil!”, “Bana ne!”, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.”, “Her koyun kendi bacağından asılır.” dememek…
Bir tebessümle gerginliği azaltmak, aksayan bir işi kimse istemeden ucundan tutup düzeltmek, ortak yaşam alanlarına bir parça ruh üflemek...
Bunlar ne bir emirle yapılır ne de bir talimatla öğretilir; bunlar ancak içimizdeki insanlık cevherinin dışarıya sızmasıyla mümkündür. Bunun farkında değilsek, bunu başaramıyorsak insanlığımızın bir anlamı var mı?
Şu koca kâinat bize cömertçe bir hayat sunuyor. Aldığımız her nefes, paylaştığımız her ekmek; bu topraklardan, bu kültürden, bu insan havzasından süzülüp gelen birer emanet. Hayat sadece almak, tüketmek ve “İş/görev bitti, ben kapıyı çeker çıkarım.” demekten ibaret olamaz. Aldığı kadar da bu dünyaya vermek; bu medeniyetin, bu vicdanın bize yüklediği en asil sorumluluktur.
Hiçbir işin, hiçbir iş yerinin, hiçbir kimsenin, hiçbir sistemin yeteneklerimizi köreltmesine, insanlık potansiyelimizi kullanmamıza mani olmasına müsaade etmeyelim.
Sadece verilen/istenen işi değil, bize yakışan işi yapalım. Sadece işini iyi yapan değil, işini geliştiren kişi de olalım.
Unutmayalım ki mesele gelişmek, geliştirmek. Mesele, yaratıcılığını/yeteneklerini geliştirmek. Mesele; işini coşkuyla yapmak, hayatı coşkuyla yaşamak. Mesele, ustalığını göstermek.
Mesele, kendisini makineleşmeye zorlayan her şeye rağmen insan olduğunu unutmamak ve insan olarak kalabilmek.
Yaptığımız her işte, attığımız her adımda; makinenin soğukluğuna karşı insanın o sıcak, onurlu ve güzelleştirici imzasını bırakabilmek duasıyla…
07.10.2026