Değerli Dostlarım, Aralık ayı, senenin son ayıdır. Yörük kültürüne göre bu ayda iki önemli mevsim inceliği yaşanır. Aralık ayının 10. günü ile 20. günü “Kara Kış” diye adlandırılan on günlük bir mevsim yaşanır. Bu ayın yirmisinden sonra ise Ocak ayının sonuna kadar devam edecek “Zemheri” mevsimi başlar. Gerçi son otuz yılda Kara Kış mevsimini yaşayamamaktayız. Sebebi ise adına “iklim değişikliği” diyorlar. Son otuz yıla baktığımızda hakikaten mevsimlerde ciddi değişkenlik görülmektedir. Kış mevsiminin başlangıcı sayılan (Aralık 10. günü ile 20. günü arası) bu on günlük hazırlık mevsimi ne anlama geliyor? Yörükler/göçerler/yarı göçerler olarak dağlarda yazdan itibaren çıkılan yaylaklardaki mevsimin artık sona erip kış mevsimine giriş anlamını taşır. Yörükler, hazırlıklarını bu on günlük ara mevsimde kış ayının son hazırlıklarını yaparlar. Diyeceksiniz ki, bu yüzyılda ne Yörük var, ne göçer var, ne de yarı göçer var. Neden bu örneklerle bize neyi anlatmaya çalışıyorsun diye aklınıza gelebilir. Bizim ecdadımız, Hazar Denizi’nin güneyinden Anadolu’ya gelen göçer Yörüklerdendir. Yıllar yılı dedelerimizden ve babalarımızdan bu kültürü dinleyerek büyüdük. Yaşamanın gayesini dedelerimizden ve babalarımızdan aldığımız yaşanmış tecrübelerden öğrendik. Zira geçmişini bilemeyen toplumlar geleceğe güvenle bakamazlar.

Gelelim bu iklim değişikliği konusuna. Daha öncelerden insanlar ısınma ihtiyacını odun yakarak, “ocak” denilen mekânda yanan odun ateşinden istifade ederek karşılardı. Hatta mangal kültürü de vardı. Ocakta yanan odunlardan biriken köz/gor’ların mangala alınmasıyla, odanın bir yanına konarak ocağa uzak olan aile bireylerinin ısınmaları sağlanırdı. Zira “ocak başı” denilen mekân, o ailenin en büyüklerinin mekânı olarak bilinir ve öyle de yaşanırdı. Sonraları soba (odun/talaş) çıktı. Yakılan odun dumanından başka havayı kirleten başka bir zararlı madde yoktu. Sonraları sobada yakılan ve yakınımızda bulunan Yatağan kömürünün yakılmasıyla ısınmaya başladık. Tabii kömür dumanı çok zararlıydı ve yağmur suyu ile birleşti mi al sana zehir. Yıllarca bu kömür dumanının kirlettiği havayı soluduk. Peki, atmosfere gönderilen bunca kömür dumanı ve gaz ne yaptı? Atmosfere zarar verdi. Bu kömür yakımı işi çok uzun sürdü. Hâlen kömür yakan, kömür ile ısınan aileler var. Aklımıza şöyle gelebilir: Kış aylarında soğuk mevsimde ne yapacağız? Nasıl ısınacağız? Çok eskiden ailelerin çoğu iki oda bir “maben” denilen (bilhassa ilçem Ula’da) evlerde yaşam sürerlerdi. Evin bir odası hem oturma odası, hem yemek odası, hem de gerektiğinde yatak odası olarak kullanılırdı. Evin bir odası da misafir odası olarak hazır tutulur, eve yatılı misafir gelirse o oda gelen misafire tahsis edilirdi.

Sonradan bu evler yıkıldı ve halk arasında “kat” denilen apartman kültürü ortaya çıkmaya başladı. Daha önceleri bir odada ve bir arada olan aile fertlerinin odaları ayrılmaya başlandı. Isınma ihtiyacı (kış aylarında) daha değişken olmaya başladı. Derken kalorifer tesisatı yapılmaya başlandı. Kalorifer yakıtı neydi? Ya kömür ya da petrolden imal edilen kalorifer yakıtıydı. Peki, gerek kömür gerekse kalorifer yakıtı ile atmosfere gönderilen zehirli gaz ve dumanlar havamızı ve atmosferi ısıttı. Adına şimdi kolayca “iklim değişikliği” dediğimiz bu olgu tamamen insan eliyle yapıldı ve hâlen devam ediyor.

Bu ortaya koyduğum yaşama biçimi sadece konutlara ait. Bir de bu işin sanayi yönü var. Oralarda da ısınma ihtiyaçları ya kömür ile, ya kalorifer yakıtı ile ya da yanık yağın yakılmasıyla karşılanmaya çalışılıyor. Sanayi dediğimizde sadece Muğla sanayisi aklımıza gelmesin. Zira atmosfer sadece Muğla’da değil, tüm dünyayı besleyen bir hazinedir. Bu hazine doğal mecrasından insan eliyle çıkarıldı ve ısındı. Isınınca iklimler de değişti. İnsanlar olarak kirlettik dünyayı. Yaklaşık sekiz milyar insanın yaşadığı söyleniyor bu gezegende. Bu sekiz milyar insanın gerek yaşama biçimi gerekse hayata bakış penceresi aynı değil. Dünyamızın bazı bölgelerinde ısınma ihtiyacı yok. Her mevsim sıcak ve ılıman. Türkiye’mizde de böyle yerler var mı? Elbette var.

İklim değişikliği ile ilgili ülkeler adına “tedbir” denilen ön alma, bertaraf etme ya da azaltma anlamında düzenlemeler yaptıkları veya yapmaya hazırlandıklarına şahit oluyoruz. Bu anlamda “zararın neresinden dönülse kârdır” hesabıyla yapılan çalışmaları önemsemek gerekir. Ama önce kendimizden başlamamız gerekmektedir. Ben ne yapabilirim? Ya da biz ne yapabiliriz?

Yaz geldiği zaman kulağımız haberlerde oluyor. Sebebi orman yangınları. Ormanlarımız dünyamızın oksijen depolarıdır. İnsan için ne lazımsa orman içinde bulabilirsiniz. Son otuz yılda ormanlarımız kayboldu demeyeyim ama oldukça zarar gördü. Ormanlarımız yandı diyoruz, yakıldı demek daha mı doğru? Muğlamızın %65’i ormanlarla kaplıydı. Coğrafya dersinde öyle okuduk ve belledik. Balta girmemiş ormanlarımız vardı. Ormanlar korunurdu. Ormanları insan korur. Kanun korumaz. Kanun mevzuattır, uygulayıcısı insandır. Orman köylüsünün gelir kaynağı ormanlarımızdır. Son otuz yıla baktığımızda ormanlarımız yandı/yakıldı ve heba edildi. Yani yukarıda da değindiğim gibi tahribat insan eliyle oluyor. Dünyamızı yaşanmaz hâle getirmek için var gücümüzle çalışıyor ve adeta yarışıyoruz. Bazı devletlerde “canım, dünya nüfusu fazla, azalması gerekir” diye politikalar belirmeye başladı. İnsan’ı azaltma projesi. Nasıl, kulağımıza hoş geliyor mu?

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e öğüt veren Şeyh Edebali ne diyordu: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” Bin yıllık tarihimizde insanı yaşatmak için çalışan, ter döken bir ecdadın torunlarıyız.

Hoşça kalınız. Sağlıcakla kalınız.