Değerli Dostlarım; Perşembe günü (31 Temmuz 2025) Temmuz ayının son günüdür. Elbette takvime bakmasını öğrenen herkes bu konuyu bilir. Bilir de bir başka konuya dikkat çekmek için bu şekilde bir uyarıda bulunmak istedim. “Ne oldu da Temmuz ayının son gününü hatırlatıyorsunuz” diye mırıldananları duyar gibiyim. Yaz mevsiminin en uzun ve en sıcak günlerini yaşamaktayız. Yaz ayı geldi mi, bendenizi bir ürperti alıp götürüyor. Nedeni ise "Orman Yangınları". Ormanlarımız yanıyor. Ya da yakılıyor. Sebebini araştırmak bile insanı ucu görünmez sıkıntı ve üzüntülere adeta gark ediyor. Ödümüz kopuyor. TV ya da radyoyu açtığımızda yeni orman yangınını duyacağız diye içimiz cız ediyor. “Yaş kesenin başını keserim” diye fetva çıkaran bir dedenin torunlarıyız. (Sultan Fatih, İstanbul Fatihi Sultan II. Mehmed’i kast ediyorum.) En azından bendeniz kendimi öyle hissediyorum.
Gerek ilimizde gerekse ülkemiz sınırları dâhilinde çok sayıda orman yangını oldu ve yaşadık. Önceki sene de ilimizin Marmaris ilçesi sınırları içinde oldukça detaylı ve neredeyse tüm ormanı yok edecek biçimde bir orman yangını yaşadık. Allah bir daha yaşatmasın. Tabii Anayasa gereğince yanan ormanlık araziler hemen OGM tarafından ağaçlandırma çalışmaları yapılıyor. Dikilen bir fidan kaç yıl sonra ağaç olacak? Geçenlerde bir makale yazarı empati yaparak bir çocuğu konuşturuyor. Yanan ağaçların başında o çocuk ile konuşuyor. “Bak evladım” diyor, “bu ağaçların fidanı dikildiğinde ya da doğal olarak meydana geldiğinde bizler yoktuk. En az elli, altmış yıllık bu ağaçlar. Şimdi yandı ya da yakıldı ya, bu orman yangınları sayesinde kül’e çevrilen ormanlık arazilerde yapılan ya da yapılacak fidan dikme çalışmaları sonuçlandığında ve ağaç haline geldiğinde artık biz de olmayacağız.” diyor/dedirtiyor çocuğa.
Ülkemizin %60-65’i ormanlık arazi diye okumuştuk kitaplarda. Hele hele ilimiz Muğla’nın da %60-65’i ormanlık arazi diye de yerel anlamda hocalarımız, öğretmenlerimiz, siyasi kişiler tarafından defalarca (şiddetle ve her platformda) anlatılır ve izah edilir. Hakikaten etrafımıza baktığımızda Muğla ilimizde ormanlık sahalarının yüzdesi aynen duruyor mu? Pazartesi günü duayen gazeteci Özcan ÖZGÜR ağabeyimizin yazısının bir bölümünde şöyle bir ifade gördüm: “Muğla’da yanan/yakılacak orman kaldı mı?” Evet evet, ben de aynen katılıyorum. Önceki seneden bir önceki yıl da yaz aylarında Muğla ilimizin balta girmeyen ormanlık arazileri cayır cayır yandı, yakıldı. Balan Dağımızın yandığını, Boğa Yokuşu’nun olduğu ormanlık arazilerde adeta ufkun yandığını ya da yakıldığını hep birlikte yaşadık ve gördük. O yanan ormanlık arazilerimize karadan ulaşmak imkânı olmazdı. Yani o orman arazilerimiz birer hazine gibiydiler. Gizli hazine diyemiyorum, ormanlık arazi görünürdür.
Bu sefer orman yangınlarında şehitlerimiz de oldu. Hani gazetelerde okuruz: “Can kaybı yok” diye. Yahu yeşil ağaç canlıdır. Hayat doludur. Can taşır. Zikir eder Yüce Yaratana. Ormanlık araziler içinde milyonlarca böcek, börtü ve yabani hayvanlar vardır. Onlar canlı değil mi? Bir ağacın yeşil yaprağı can taşır. Canlıdır. Bırakın dallarını, gövdesini. Ormanlık arazide bulunan her şey can taşır ve canlıdır ve ne yazık ki yangınlarda hepsi kül olup gidiyor. Bazen gazetelerde yanan kaplumbağa resmini koyuyorlar. Ormanı yakan ve ormana zarar veren herkes en ağır cezaya çarptırılmalıdır. İdam getirilmesi, idam cezasının da uygulanmasından yanayım.
Affınıza sığınarak bir konuya değinmek niyetindeyim bugün. Geçenlerde devletimizi yönetenlerden yetkili ve hakikaten bu işlere dört elle sarılan bir idarecimiz, “Orman yangınlarının %80-85’i insan merkezli” diye bir cümle kurdu. Bir başka anlatımla çıkan 10 yangından 8’i veya 9’u insan/insanlar tarafından çıkarılıyor demektir bu işin Türkçesi. Peki, nasıl geldik buralara? Yukarıda kısaca değinerek bu cümlemin altlığını hazırladıydım. Padişah Fatih Sultan Mehmed Han, Şeyhülislam’dan fetva alır. Nedir o? “Yaş kesenin başını keserim.” Yaş ağaç ve ağaçlar, dört beş ağaç, neyse. Yaş kesene verilecek ceza hakkında talep edilen ceza. Yıllardan beridir yaz ayları geldiğinde orman yangınlarıyla yatıp orman yangınlarıyla kalkıyoruz. Daha önceleri de Türkiye’mizde ormanlık arazilerimiz mevcut idi. Vardı. Yeni gelmediler, yeni getirilmediler. Asırlar boyu bu coğrafyalarda ormanlık arazi ve ormanlar oldu, olageldi. Peki, kim yeni geldi? Biz/insanlar. 1071 yılını baz alırsak, bin yıllık bir gelecek. On asırdan daha çok. Daha gerilere de gidebiliriz. Yeni gelen bizleriz, biz insanlarız. Ormanlar var idi. Ormanlar hep vardı. Ormanlık arazilerimiz zenginliklerimizdir. Toprak üstü zenginliklerimiz.
İnsandan söz ediyorum. Sadece 1923 yılından başlatamayız. Yüz yıl / bir asır geçmiş. 1923 yılından önce de insanlar da vardı, ormanlar da vardı. Mutlak surette kendimize gelmemiz gerekmektedir. Hiç kimseyi suçlamak istemem. Amma ortada bir gerçek var. Yangınların %80-85’i insan eliyle çıkarılıyor/çıkartılıyor deniyor. Ben demiyorum. İstatistikler böyle diyor. Atalarımız, bir çocuk olduğunda “Allah’ımız analı babalı, dedeli neneli, Allah’tan korkan, kuldan utanan bir kişi olsun, yaşasın” diye dua ederlerdi. “Kork Allah’tan, korkmayandan” diye rahmetli babam bana ömür boyu kullanacağım bir miras bıraktıydı ve hâlen bu konuya uymaya gayret ediyorum.
Çocuklarımıza, evlatlarımıza kendilerini öğretmemiz gerekmektedir. İnsan önce kendini bilmeli ve öğrenmelidir. Önce Allah’a ve Son Peygamber Muhammed Mustafa (SAV)’e iman etmesi zaruridir. “İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür, imansız bir kalp sinede yüktür.” diye şairlerimiz kaside ve ilahi yazmışlardır. İmanlı bir insan, imanlı bir nesil, değil ormanı yakmak, ormanlık araziye gittiğinde bir karıncayı, bir yeşil yaprağı asla incitmez. Kimseye din dersi, ahlak bilgisi vermek istemem. Tekraren diyorum ki imanlı, yüksek ahlaklı bir nesil yetiştirmek zorunluluğumuz vardır. İnsan en mükemmel bir varlıktır. İnsanın en mükemmel olabilmesi için elinden ve dilinden bir başka insanın/insanların zarar görmediği, tüm canlılara ve tüm hayvanlara zarar vermeyen bir kişidir insanoğlu. İnsanı “İNSAN” gibi mükemmel görüp Allah’ın buyruğu olan Kur’an ışığı altında yetiştirmek ve millî ve manevî değerlerimize saygılı bir nesil yetiştirmemiz bir takım olayların önüne geçebilir diye hayal ediyorum. Zira ormanlarımızın, ağaçlarımızın yanması; millî ve manevî değerlerden yoksun, habersiz ve inanmayan/kendinin kim olduğunu bilmeyen bir varlık olarak ortalıkta dolaşırsa bu tür “İNSAN” hakikaten bu şekil bir insan türünden tüm hıyanetlikler beklenebilir. Bunlara da zaten terörist diyoruz. Başka tarifi yok.
Hoşçakalınız. Sağlıcakla kalınız.