Ramazan yine geldi… Ve yine her yıl olduğu gibi insanın kalbine dokunup sessizce geçip gidiyor. Ardından geriye aynı soruyu bırakıyor: Biz bu ayda gerçekten neyi değiştirdik? Aç kalan midemizi mi, yoksa uyanan vicdanımızı mı?

Çünkü Ramazan sadece sahurla iftar arasında geçen bir ibadet vakti değildir. Ramazan insanın kendi iç dünyasıyla yüzleştiği bir muhasebe mevsimidir. İnsan bu ayda yalnızca oruç tutmaz; kalbini tartar, vicdanını yoklar, dünyaya ve insana bakışını yeniden düşünür.

Fakat tam da bu rahmet ikliminin içinden geçerken dünya bize başka bir manzarayı gösteriyor. Bir yanda merhametin, paylaşmanın ve affetmenin ayı… Diğer yanda gözlerimizin önünde katledilen çocuklar, yerlerinden edilen halklar ve dünyanın sessizliği.

İşte tam burada insanın kalbinde şu soru yükseliyor:

İnsanlık gerçekten neyi kaybetti?

Rahmet ayı Ramazan’ın son günlerindeyiz. Her yıl olduğu gibi yine aynı cümleler dökülüyor dilimizden: “Ramazan ne çabuk geldi, ne çabuk gidiyor…”

Her Ramazan ayında yaptığımız o iç muhasebede fark ediyoruz ki değerlendirmelerimizin çoğu eksik kalıyor, birçok niyet tamamlanamıyor. Aslında bütün bir ömür de böyle değil mi? Hep yarım kalan işler, tamamlanmak istenen meseleler ve ulaşılmayı bekleyen hedeflerle dolu bir hayat…

Bu kadar kısa ve fani bir ömre sahipken günün içine sığamayan insan, bir ömrün içerisine nasıl sığacaktır?

Ramazan ayı rahmetiyle, güzellikleriyle geldi. Bize en azından bir iç huzuru getirdi. Kendimizden başlayarak insana bakış açımızda değişimler oldu. Daha affediciydik, daha az bencildik; daha paylaşımcı, daha vericiydik.

Aslında bu güzellikler yalnızca Ramazan ayına ait olmamalı. Ramazan’dan bize kalan bir miras gibi, Ramazan’ın havası yılın geri kalanında da hayatımıza sinmeli. Eğer bunu başarabilirsek, ömrümüzün tamamı bir bahtiyarlık mevsimine dönüşebilir.

Fakat bütün bu rahmet günlerine rağmen dünya büyük acılara sahne olmaya devam etti.

İsrail’in yıllardır Filistinlilere kendi öz topraklarında yaşattığı zulüm adeta arşa yükseldi. Koca bir toplum yaşadığı topraklardan koparıldı, katledildi. Çocuk, yaşlı demeden bir halk dünyanın gözleri önünde bir soykırıma uğradı. Dünya ise bu cinayete çoğu zaman kör, sağır ve dilsiz kaldı.

Hep şunu düşünürüm: Milletlerin iyisi ya da kötüsü yoktur; insanların iyisi ve kötüsü vardır.

Fakat bugün yaşananlar bu düşüncemi sorgulamama sebep oluyor.

İkinci Dünya Savaşı üzerine yazılmış sayısız kitap, çekilmiş yüzlerce film ve belgesel var. Hitler döneminde Nazi Almanyası’nın Yahudilere yaşattığı zulümler, insanlık tarihinde kara bir leke olarak anlatıldı. O zulümlerin bıraktığı acı, merhamet ve hatta kimi zaman sevgi, bütün dünyanın vicdanında derin izler bıraktı.

Peki nasıl oluyor da aradan yalnızca birkaç on yıl geçtikten sonra, kendilerine vatan olarak sunulan topraklarda bir devlet kurma imkânı bulan bir toplum, yaşadığı zulmün çok daha fazlasını başka bir halka yaşatabiliyor?

Ve nasıl oluyor da dünya buna sessiz kalabiliyor?

İşte tam burada insanın iyiliği ve kötülüğü hakkındaki düşüncelerim yeniden sorgulanıyor. Ramazan ayının ruhuyla Rabbime sığınıyorum. Mutlak adaletin ve mutlak merhametin tecelli edeceğine inanıyorum. İnsanlığın bu büyük imtihanında bir gün hakkın hakka teslim olacağını düşünüyorum.

Fakat bugün yaşadıklarımız, olaylara bakış açımızda bir yerlerde eksik kalan bir şeyler olduğunu da hissettiriyor.

Özellikle Hristiyan siyonizmi ve Yahudi siyonizminin dünya tarihinin sahnesinde yeniden belirgin bir rol üstlendiği bu dönemde İran’a yönelik saldırılar da yeni bir küresel gerilimin habercisi gibi görünüyor.

Dünya ekonomisinin temel unsurlarından biri olan petrolün, özgürlük, barış ve adalet söylemleri arkasında nasıl sermaye sahipleri tarafından yönetildiğini görmek insanı utandırıyor. Mazlum milletlerin gözyaşı medeniyetinde oynadığı rol ise ne yazık ki yüzyıllardır değişmiyor.

Tam da bu rahmet günlerinin sonuna yaklaşırken ülkemizin yetiştirdiği büyük aydınlardan birini daha kaybettik.

İlber Ortaylı yalnızca Türkiye’nin değil, dünya çapında saygı gören önemli tarihçilerinden biriydi. Bilgisiyle, kültürüyle, geniş ufkuyla toplumun her kesimi tarafından takdir edilen nadir isimlerdendi.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Onun vefatı bizim için adeta bir âlemin kaybı gibidir. Çünkü İlber Ortaylı yalnızca tarih, siyaset ve kültür alanlarında değil; sanat, felsefe ve farklı ilim dallarıyla beslenen çok yönlü bir aydındı.

Eserleriyle bizleri aydınlatmaya devam edecek. Kaydedilmiş konuşmaları zaman ilerledikçe bize rehberlik edecektir. Akademik alanda olduğu kadar sosyal ve kültürel meselelerde de özgün görüşleriyle bir otorite olarak hatırlanmaya devam edecektir.

Aynı zamanda duruşuyla, tavrıyla ve entelektüel cesaretiyle aydınlara nasıl bir ruh ve karakter gerektiğini de göstermiştir.

Onun şu sözleri bugün içinde bulunduğumuz tartışmaların ortasında yeniden düşünülmeye değerdir:

“Ben senin yüzünden ‘Türkiyeli’ gibi acayip bir tabir içine giremem. Senin beni kendi çamaşırının içine sokmaya hakkın yok. Ben Türkiyeli değilim, Türk’üm.

Bazı adamlar bu Türklüğü kabul etmiyorlar. Etmezse etmesin, kendini söylesin o zaman. Kendisi ikircikli davranıyor diye onunla aynı hareket etmek zorunda değilim.

Türkiyeli diye bir şey olmaz, Türk Türk’tür. O zaman Türklüğü kabul etmeyen kendisini söylesin. Ben seninle aynı kararsızlık fidesine girmek için Türkiyeliyim diyerek gezemem. Komiktir bu.”

Bugün dünyanın dört bir yanında acımasız bir güç mücadelesinin ayak sesleri duyulurken, belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey kendi sesimizi yeniden duymaktır.

Ve kendi sesimizi duyduğumuz gün, dimdik ayakta duracağız.

Şimdiden bu hafta sonuna doğru idrak edeceğimiz Ramazan Bayramı’nı tebrik ediyor; milletimize sağlık, huzur ve barış dolu nice bayramlar diliyorum.