Zaman nasıl da gelip geçmişti…
Bir kum saatinin akışından bile daha hızlı. Yetişemiyordu artık. Aklı yaşadıklarını kavramakta zorlanıyordu. Yaş aldıkça neleri kaybettiğini daha iyi anlıyordu.
Son bir gayretle vatanına dönmek istedi.
Yani çocukluğuna…
Bütün özgürlüğünü, bütün özgünlüğünü orada yaşamamış mıydı? Bütün sevdikleri orada kalmamış mıydı? O ise şimdi nerelerdeydi? Ne kadar uzaktaydı o sımsıcak, insanın içini ısıtan duygulardan… Benliğini saran o şefkat dolu dokunuşlardan… İnsanı daha çok insan yapan o güzel temaslardan…
Her şey insana has değil miydi?
Peki bu kadar yıldan sonra gördüğü o güzel rüyalar neden birden kabusa dönüşmüştü?
Bunu sorgulamaya başladı. Ama hiçbir hesabı tutmuyordu.
Önce sevgi dolu bakışlarıyla kucağında büyüdüğü annesi geldi aklına.
Sonra onu gözünün önünden hiç ayırmayan babaannesi…
Ve hayatının bütün renklerini kuşatan sevgili ablası.
Sonra hayal dünyasını, yaratıcılığını ilk keşfeden öğretmeni…
Ve ilk defa kalbini ısıtan, kalbini çarptıran o duygu…
İki yana örülmüş sarı saçlarıyla, ela gözleriyle ona gülümseyen, hatta onu gülümseten ilk aşkı…
Sonra hayatına giren kadınlar…
Kadınlar…
Nezaketin, sevginin, güzelliğin, vefanın, şefkatin, fedakârlığın ve feragatin bütün anlamlarını taşıyan kadınlar…
Onun vatanında kadın; anneydi.
Evin direğiydi.
Bütün aileyi kanatları altına alan, düzeni kuran ve hayatın bütün kuşatmalarına karşı onları koruyan annelerdi.
Sonra kimliğini, karakterini, belleğini aktaran ninelerdi.
Sonra yoldaşlık eden arkadaşlar, dostlar, sevgililerdi.
Kadın olmasa notalar eksik kalmaz mıydı?
Tabiatın o güzel armonisini duyabilir miydik?
Kadın olmasa renkler sıcaklığını bulur muydu?
Evren bütün güzellikleriyle donanabilir miydi?
Kadın olmasa sözler mana derinliğine inebilir miydi?
Kadın olmasa erkek insan olabilir miydi?
Hiçbir denklem kadınsız tamamlanamaz oysa.
Ama bugün biz kadını unuttuk.
Kadını unutarak aslında içimizdeki insanı da unuttuk.
Oysa bizi insan kılan kadındı.
İçimizdeki adaleti, sevgiyi ve insana dair bütün hasletleri tamamlayan…
Kadınsız kaldıkça eksildik.
Eksildikçe ilkel hale geldik.
Diğer canlılardan bile aşağı yerlere sürüklendik.
Kadınsız ışığımızı kaybettik.
Karanlıklara mahkûm kaldık.
Kadının olmadığı yerde ışık olur mu?
Işığın olmadığı yerde aşk olur mu?
Aşksız erkek neye benzer?
Şekli şemali olmayan, ne olduğu belirsiz bir varlığa…
Erkek kadınla insandır.
Kadın erkekle.
Ama yıllar geçtikçe bu dünyada nefes almak bile zorlaşıyor.
Dünya gittikçe çirkinleşiyor.
Yaşadığım coğrafya bir bataklığa dönüşüyor.
İnsanlık cinayetlerinin işlendiği bir bataklığa…
Oysa kadının elinin değdiği yerde siyaset, ekonomi, sanat ve kültür insanlığı ayağa kaldırmaz mı?
Ama biz bugün bizi ayağa kaldıracak kadınları katlediyoruz.
Onları karanlığa mahkûm ediyoruz.
İptidai bir güç simgesine dönüşen erkek aslında bütün gücünü kaybediyor.
Her yönüyle kuşatılmış bir zavallıya dönüşüyor.
Ve o korkak zavallı, en ufak bir kaybedişte kadını öldürüyor.
Son yıllarda katledilen kadınların sayısı bize dünyanın nereye sürüklendiğini açıkça gösteriyor.
Vicdan kaldı mı?
Merhamet kaldı mı?
Sevgi kaldı mı?
Adalet kaldı mı?
Bugün dünyayı yöneten güçler taş üstünde taş bırakmıyor.
Öldürülen çocukların sayısı milyonları buluyor.
Kadının olmadığı yerde insanlık kendi gözyaşlarında boğulacak.
Bugün pazardan bir demet sümbül aldım.
Sümbülü kokladıkça kadının kokusunu hissettim.
Kadının kokusunda insanın kokusunu duydum.
Bir an için dünya sustu.
Karanlıkların içinden bir hatıra gibi yayıldı o koku.
Ve bunca yıl geçtikten sonra fark ettim:
Sümbül kokusunda insanı arıyormuşum ben.
İnsanın kokusunda ise kadını…
Ve anladım ki
ben kadında insanı özlemişim.