“Otuz yıllık mesleğinde kendisini mutlu eden yüzlerce hikâye taşıyordu belleğinde. Alper, Süreyya, Çağrı, Hacer, Ümit, Seval derken onca isimsiz kahramanları öğrencileriyle paylaştığı anılar. Ve onların güzel hikâyeleri.”

Gözlerindeki şaşkınlığı aynadan aksetse ve bunu kendi görebilse, gördüklerinin doğru olduğuna bizzat kendini inandırmak isterdi. Hayatında bir konuda bu kadar yanılabileceğine ihtimal vermezdi. Yılların deneyimi onun insanlar hakkındaki görüşlerinde tam manasıyla bir keskinlik oluşturmuştu. Özne insan olduktan sonra, orada dur derdi, kendine. Bak, hislerinde, görüşlerinde hiç yanılmıyorsun. Birkaç söz, birkaç davranış ya da tutarsızlık onun karşısındaki insan hakkında neler düşünebileceğini ortaya koyuyordu.

Şimdi ise nerede o eski ben, nerede bugünkü şu dakikada ben. İki ben arasında uçurumlar oluşmuştu. Bir insan bu kadar mı? Diyemedi, konuşulacak tüm sözler kifayetsiz kalıyordu yaşadıkları karşısında.

Bu vakitler kütüphanede kimse olmazdı. Kendi kendisiyle baş başa kalmalı, kendi içinde bu işin bir muhasebesini yapmalıydı. Kütüphanenin kapısını anahtarıyla açtı. Odanın içine pırıl pırıl gün doğmuştu. Okulun en sıcak, en munis, en aydınlanan yeriydi bu kütüphane. Kütüphanenin karakterine sinen sükûnet tüm mekânı sarıp sarmalıyordu.

Otuz yıldır ne zaman içinde gel gitler yaşasa soluğu kütüphanede alırdı. Yaşadıklarını etraflıca düşünür ya yazmaya koyulur, ya da bir kitap alır o anki düşüncelerinin duygularının önüne geçmesine engel koymak isterdi. Yıllar önce okul müdürüyle bir öğrencisine yapılan haksız muameleden dolayı tartışmış, işi daha ileri boyutlara götürmemek adına bulunduğu ortamdan ayrılmış, kütüphaneye sığınmıştı. Uzun uzun düşündükten sonra hiç tartışmaya ya da çekişmeye girmeden bu işten öğrencisinin lehine nasıl çıkarabileceğine karar vermişti. Düşüncelerini önce satır satır kâğıda aktarmış sonra aldığı notlardan kendini en net ifade edebileceği şekilde yazıya dökmüştü. Neticede resmi bir işleme tabi tutulacaktı yazdıkları. Yazdığı dilekçeyi önce müdüre sunmuş, sonra resmi kayda girmesi için kaleme götürmüştü. Müdürün havale ederkenki tavırları unutulacak gibi değildi. Kâğıdı eline tutuştururken muhatabının yüzüne hiç bakmamıştı bile. Ne olmuştu da kısa bir zaman sonra dilekçesine karşılık olarak öğrencisi için yapılan bütün işlemler sona erdirilmişti. Olay neydi, nasıl gelişmişti? Ayrıntılarını hatırlamıyordu bile. Tek hatırladığı şimdi yurt dışında ülkemizi başarıyla temsil eden bir bilim insanı olan öğrencisinin yüzünde gördüğü mutluluktu. Ne demişti öğrencisi? “İnsanın ailesi bile kendisine güvenemezken sadece siz hocam bana güvenmiştiniz. Bunu nasıl unutabilirim.” Unutmamıştı, unutturmamıştı. Aradan geçen onca seneye rağmen aramaya, hatırını sormaya devam ediyordu.

Oysa bugün, şu dakika yaşadıkları. Düşündükçe daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu vaziyeti. Acaba bütün yaşananları, düşüncelerimi kağıda mı aktarayım, dedi. Yazmaya başladı. Kâğıdın bir tarafında lehine bir tarafında aleyhine olanları yazmaya başladı. Lehine olanlar birkaç maddede sınırlı kalırken aleyhine olanlar sayıca arttıkça arttı. Kendine karşı bu kadar acımasızdı işte. Onun için doğruluk, dürüstlük ve aklın iradesi her şeyin önündeydi, olmazsa olmazıydı.

Yok, yok dedi kendi kendine. Yazarak bu işin içinden çıkamayacağım, dedi. Soğuk soğuk terler dökmeye başladı. Avuçlarının içini karıncalar basmış, durmadan ısırıyorlardı sanki. Başına da çıkmaz bir ağrı saplanmıştı. Gözlerini kapadı, derin derin nefes aldı. İç sesine uyarak bütün düşüncelerinden kurtulmaya çalıştı. Aklına ona rehberlik edecek, sığınabileceği her daim başucundan ayırmadığı Mesnevi geldi. Şu an elinin altında olsa ne güzel olurdu?

Acaba kütüphanede aynı basım mesneviden var mıydı? Yazara göre Mevlana’nın adını kodlayarak raflarda göz gezdirdi. Mevlana ismini buldu bir kitap rafını. Bir sürü farklı basımda, farklı yayında “Mesnevî”si vardı Mevlana’nın. Rafın sonlarıyla evdekiyle aynı renkte, aynı boyutta Mesnevî’yi buldu. Kırk yıllık ahbabına rastlamış gibi sevindi, içindeki sıkıntıyı bir nebze unuttu. Kırmızı şömiz kapaklı kitabın sayfalarını çevirdikçe kitapta sadece notlarının eksik olduğunu fark etti. Sayfaları çevirmeye başladı, okudukça bir teskine kavuştuğunu anladı. Sonra kitabın ortalarına doğru bir sayfada şu an farkına vardığı sözleri gördü. Hemen bir kağıda not almaya başladı:

“Her şey vaktini bekler. Ne gül vaktinden önce açar ne de güneş vaktinden önce erken doğar. Bekle senin olan sana gelecektir.” Hikmetinden sual olmaz, dedi. Düşünmeye başladı, düşünürken sık sık kafasını sallıyor, gözlerindeki kararlılık gittikçe artmaya başlıyordu.

Ayağa kalktı, okulun arkasındaki ormana bakan pencereyi açtı. İçeriye ılık bir hava girdi. Pencereden bir noktaya sabitleyerek bakışlarını daldı gitti başka âlemlere. Ne kadar sürdü dalıp gidiş bilemeyiz. Belki beş dakika, belki bir saat belki de saatlerce. Kendine geldiğinde hafiflediğini, üzerinde taşıdığı yüklerden kurtulmaya başladı.

Otuz yıllık mesleğinde kendisini mutlu eden yüzlerce hikâye taşıyordu belleğinde. Alper, Süreyya, Çağrı, Hacer, Ümit, Seval derken onca isimsiz kahramanları öğrencileriyle paylaştığı anılar. Ve onların güzel hikâyeleri. Aklına Seval geldi. Tir tir titriyordu o sabah. Gözlerini gözlerinin içine dikiyor, bir şeyler söylemek istiyordu ısrarla. Sonra haftalar öncesinden defalarca dile getirdiği gibi…

“Hocam, sizde iyi bilirsiniz ki sizin her bir sözünüz kıymetlidir bizim için. Siz ne düşünüyorsanız bizim için düşünürsünüz ve sadece bizim iyiliğimizi istersiniz. Size ne demiştim bana sunuculuk görevi verdiğinizde Ya hocam, her şeyi elimize gözümüze bulaştırırsak. Ya sözleri unutursam ve heyecanımı bastıramazsam ve sizin başınızı eğmenize sebep olursam? Siz ne demiştiniz? “Biliyorum sen bugün ve yarın hangi işin sorumluluğunu üstlenirsen üstlen başarı seni bekliyor. Sana kendimden çok güveniyorum. Sahnenin ışığı olacaksın.” Seval ne yapmıştı daha sonra?

Bütün okulun bir araya geldiği merdivenlerin önünde okulun bütün öğrencileri toplamış, programa başlamıştınız. Programın sunucusu sen olmuştun. Saygı duruşu, İstiklâl Marşı, şiirler, yazılar derken arka sıralardan önlere doğru bir hareketlilik oldu. Gülüşmeler, fısıltılar derken mutad olduğu üzere program devam ediyordu ki sen, şiir okuyan öğrencinin kulağına bir şeyler fısıldayarak mikrofonu eline aldın. Sonra sizi dinleyen öğrencilere doğru bakmaya başladın. Sessizliğin en büyük uyarı olmuştu o öğrenci kalabalığına. Sessizlik tüm hücrelere hâkim olmuşken mikrofonu eline alıp söylediklerin, cesaretin, özgüvenin, kararlılığın herkesin saygısını kazanmıştın. Ne söylemiştin? Hiç unutmuyorum o anı.

“Sevgili arkadaşlarım bugün her birinizi temsilen bir araya geldik. Ve sizler için elimizden gelen imkânlarla en güzelini sizlere sunmak istedik. Hangi program olursa olsun. Bize bir şeyler vermek için didinen insanlara destek olmalıyız. Bunu da can kulağıyla onları dinleyerek yerine getirebiliriz. Sevgili arkadaşlarım, vaziyet en iyi şekilde anlaşıldığına göre programımıza kaldığımız yerden devam edebiliriz.” demişti.

Seval’le ne kadar da gurur duymuştu o gün. Ne zaman bir program olsa her daim onu hatırlardı.

Ve Alper, ve Süreyya, ve Serkan. Hiç yanılmamıştı öğrencileri hakkında. Ve onlar onu hiçbir zaman yanıltmamışlardı.

Oysa bugün yaşananlar. Yanılmıştı, kendi kendini yanıltmıştı. Son anda fark etmese bir öğrencisinin hayatı tümüyle değişecekti. Kendi ihmaliydi bu yaşananlar. Evet, evet emeklilik dilekçesini verip ayrılmalıydı. Oysa daha dün çalışırım birkaç yıl daha, demişti. Öğrencilerinden ayrı kalmaya yüreği dayanmazdı. Her bir öğrencisi onun can şenliği, umudu, mutluluğuydu. Mesleğe başladığında “Rabbim bu meslekte hiçbir öğrencimin gözyaşının sebebi ben olmayayım, başka istemiyorum, diye dua etmişti. Şu ana kadar ne kadar da huzurluydu, mutluydu.

Kapının bir fısıltı halinde çalındığını duydu. Ayağa kalktı. Kapıyı anahtarıyla açtı. Onunla göz göze geldi. Birden o cılız kolların vücudunu sardığını hissetti. Gözyaşları içinde o da ona sarıldı. Bir zaman sonra bir zamanlar kendisine isyankâr isyankâr bakan o mavi gözlerde bir şeyleri anlatma isteğini gördü. Kendisine her bakışında bükülen dudaklar bir şeyleri söylemenin gayreti içindeydi. Ve dudaklarından dökülen o ilk sözler bütün düşüncelerinin saplanıp kaldığı bütün çıkmaz sokakları aşmasına vesile oldu.

“Özür dilerim öğretmenim! Biliyorum, suçumun affı yok. Hiç kimse beni sevmez, bana inanmaz derken siz inadına benim size bütün karşı çıkışlarımda bağışlayıcı oldunuz. Siz her öğrencinize her zaman saygı duyardınız. Ama ben yaşadıklarım sebebiyle size inanamazdım. İnanmam demek kendime ihanet etmek demekti. Sırf bu düşüncelerim yüzünden sizden intikam almak isteğiyle bu planımı harekete geçirdim. Sizi en zayıf noktanızdan her olursa olsun öğrencilerinize duyduğunuz güvenden vurmak istedim. Ve başarılı da oldum. Size inandığımı hissettirdiğim an sizi ne kadar yanılabileceğinizi göstermek istedim söylediğim yalanlarla. Bu sabahki bana bakışınız bütün benliğimi ele geçirdi. Gözünüzdeki hayal kırıklığı, yüzünüzdeki umutsuzluk ve omuzlarınızı indirip sınıftan ayrılışınız her şeyi değiştirdi. Sonra sizi takip ettim, o kadar emindim ki sizin doğru idareye gideceğinizden. Ama siz o tarafa uğramadınız bile. Kütüphaneye gittiniz. Sizi seyrettim pencereden. Ve sevgili, öğretmenim siz beni kendime getirdiniz. Lütfen sizi yanılttığım ve üzdüğüm için beni affedin, dedi.

Olay nasıl gelişmişti, neler yaşanmıştı, hangi çıkmazlar içinde kalmıştım. Hemen unuttum bütün yaşananları. Ben de yanılmıştım, yanıltılmıştım. Aslında ne kıymetli bir aldanıştı bu. Özne insansa hemen karara varmamak lazımdı.

Mesnevî’nin sözleri aklıma düştü. Bir kâğıda yazıp benden cevap bekleyen öğrencime uzattım.

“Her şey vaktini bekler. Ne gül vaktinden önce açar ne de güneş vaktinden önce erken doğar. Bekle senin olan sana gelecektir.”