“AHİ BABA” İSMAİL ATLI AĞABEY İLE ZAMANIN İÇİNDE GÜZEL BİR SOHBET

Sokaklar dolaştım, zamanın izini bulmak için; suretleri izledim, bende olanı bana vermesi için. İnsan arayınca buluyormuş. 2024 yılında Ahi Baba seçilen İsmail Atlı ağabeyi gördüm karşımda hem de Mudurnu çarşısında. Bir gülümsedi, ardından eliyle davet etti. Sanki birbirimizi suretten değil ama kalpten tanıyor gibiydik. Tavırları aradığın benim der gibiydi.  

İki dükkân vardı karşılıklı birisi palet soba üretim ve satış yeri diğeri de malzeme-hediyelik satış yeri. Görünüşe göre ikisi de İsmail ağabeye aitti. Küçük ama samimiyet kokan hediyelik satış yeri dükkânının kapısından içeri süzüldüm. İçeride envai çeşit ürün vardı. Hediyelikler, bakır ürünler, süslemeler, kaplar, demir malzemeler ve daha neler neler… Ben hemen işlenmiş bakırların türlü türlü desenlerini hızlıca göz gezdirdim. Emek kokuyordu. Ahi Baba – böyle hitap ettiğime bakmayın, tanıdıktan sonra bu ünvana sahip olduğunu öğrendim- bir yer gösterdi. Köşeye oturdum. “Ne içeriz?” diye sordu. “Çay.” dedim. Çaylar gelene kadar sohbet başladı. Önce kendimi tanıttım. Ardından gözüm bir yerden ısırıyor, diye belirttim. “Doğrudur hocam ben Ahi Babayım.” dedi. Şimdi oldu. Zihnimde bir ışık çaktı. Gezi programında görmüştüm.

Son dönemde gezi programları artmıştı. Bu ülkemizin bilinmesi adına güzel bir gelişmeydi. İsmail Atlı ağabey de işte böyle bir Mudurnu gezi programında söz almıştı. Eee o söz almasa olmazdı. Çünkü Ahi Baba’ydı. Sözü ona bıraktım.

“Bu meslek atadan bize miras hocam. Ben şu karşıda tamamen el işçiliğiyle palet soba üretiyorum.” dedi. Ardından devam etti. “Bu satış dükkânı ve karşıdaki üretim yeri benim. Yaptığımız işlerin karşılığı olarak 2024 yılında Ahi Baba seçildim. Türkiye’nin Ahi Babası benim.” Şimdi heyecanlanmıştım. Gerçekten esnaflığın ata değeri olan ahilik bir şekilde yaşıyordu. Eskisi kadar güçlü mü tartışılır ama varlığı devam ediyordu.

Ardından süreci kısaca dinledim. “Ben 2024 yılında Ticaret Bakanlığı tarafından Türkiye’nin Ahi Babası seçildim. Bu ünvan daha önce 2009 yılında ilçemizden rahmetli Mehmet Şenkaya’ya da nasip oldu. Ödülümü de Kırşehir’de Milli Eğitim Bakanının elinden aldım. O gün ahiliği temsilen de elbise kuşandım. Bizim derdimiz ahiliğin ve esnaflığın değerleriyle birlikte yaşaması.” dedi.

İçim huzur dolmuştu. Hep dert edilen gelenek görenek ve değerleri bir yerlerde dert edinen vardı. Yenice önümüze konan çaya dalıp gittim. Dumanı kıvrılıp yukarı doğru gidiyordu. Benim zihnimde düşünceler de kıvrılıp Anadolu’yu dolandı. İsmail Ağabey devam etti.

“Bu çarşının tadı eskisi gibi yok. Nedendir bilinmez. Eskiden dolar taşardı. Hem karşı tarafta üretim yapardım hem de burada bol bol satış yapardım. Lakin şu sıralar tek tük müşteri uğruyor.” Gerçekten de üç sıra olan Mudurnu çarşısında pek hareket görememiştim. Açıkçası üzüldüm. Bu durumu İsmail ağabey dert edinmişti.

Aklına gelmiş gibi mırıldanmaya başladı. “Burada çarşıda geleneksel esnaf duası yapılır.” dedi. Ben de meraklandım. Nasıl olduğunu sordum. “Cuma günleri salâ verildikten sonra yapılır. Hem orta çarşıda hem de demirciler çarşısında hoca eşliğinde yapılır. Dua ardından isteyen ekmek veya lokum dağıtır.” diye belirtti. Ben böyle bir geleneğin yaşamasına çok sevindim. İşte Anadolu’da gelenek yaşıyordu. Efendim her şey ölüyor hiçbir şey kalmadı diye bazen serzenişte bulunuyoruz. Bir yönüyle doğru ama bir yönüyle her şey bitmiş de değil. “İsmail Ağabey yan tarafta müze var kapalı.” diye dile getirdim. Oranın da kapalı olması Mudurnu için kayıptı. Çünkü hem çarşının ruhunu hem de demircilerin geçmişten günümüze anlatacaklarını sözle, fotoğrafla, eşya ile dile getiren bir yerdi.

Çaylar soğumak üzereydi. Birer yudum daha aldık. İçeri genç, zayıf bir müşteri girdi. İsmail Ağabey hızlıca istenilenleri poşete koydu. Alışveriş bitmişti. Hemen geldi. Karşı dükkânı merak ediyordum. “Hocam orası palet ve fındık soba üretim ve satış yeri diye belirtti. Mekânın kapı girişinin üst kısmında İsmail Ağabey’in Kültür Turizm Bakanlığınca düzenlenmiş sanatçı olduğuna dair tanıtım kartı vardı. Böyle bir hazine karakterin varlığı aslında ülkemiz için şanstı.

Laf çok uzasın istemedim. Malum çalışan ve emek veren bir zanatkâr ile birlikteydim. Son olarak Mudurnu’nun ahvalini sordum. Nefeslendi. Bakışları yere eğildi. Ben de pür dikkat ağızdan çıkacak sözleri bekliyordum. “Maalesef eski heyecanımız pek yok. Buralar daha canlı daha kalabalıktı. Bilmem neden böyle oldu.” dedi. Aslında cümlelerin net bir adresi yoktu. Şunu anladım her kim sorumlu ise lütfen Mudurnu için el birliği ile çaba göstersin ve hak ettiği değeri kazansın.

Gerçek manasıyla eşsiz bir kentin biraz bakımsız olduğuna ve heyecanın azaldığına ben de şahit oldum. O güzelim konaklar atıl haldeydi. Ne olur lütfen bunları elden geçirin, diye belirteyim. Çünkü tarihin mirası yitip gitti mi bir daha geri gelmiyor.

“İsmail Ağabey sana şimdilik elveda. Elbet nasipse bir gün görüşürüz.” diyerek ayaklandım. Ardımdan kalktı. Ait olduğu ünvanın ağırlığı ve sözlerinin sakinliği ile beni hoş etmişti. Memleketin gizli hazinelerinde onlara mahsus haller vardı. İşte bu da benim şahitliğimdir. Son olarak duvardan bakır bir cezveye uzandım. Emeğe saygı dedim. Kapı ağzına vardım. “Ağzına sağlık İsmail Ağabey yüreğine sağlık, Ahi Baba işin gücün rast gitsin.” deyip sokağa karıştım. İsmail Ağabey belki de daha güzel şeyler için düşünüyordur. Ne dersiniz?