AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİ’NİN DİYARI GÖYNÜK
“Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş” diye söyler büyük şair Bâki
Yani sesini bu dünyada Davud gibi sal, gökkubbenin altında sonsuza kadar kalıcı olanın hoş bir seda olduğunu belirtir. Ben de bu satırlardan yola çıkarak kendi kendime dedim ki hoş bir şey bırakmak istiyorsan gördüklerini satırlara dök.
Tepelerin ardından doğan güneşi bir süre izledim. Gün aydınlığında güzelliklere yol alacağıma dair hissiyatı içime doldurmuştum. Hazırlanmak, kısa süre içinde yola koyulmak istiyordum. İnsan telaşı çoktan sokaklara dolmuştu. Esnafın anahtar şıkırtıları arasında dükkanları açışına şahit oldum. Vakit gelmişti. Çarşıyı ardımda bırakıp küçük ama verimli ovaya karıştım. Etrafımda yetişen domateslerin, fasulyelerin ve mısırların arasında düz yolda kendi içimi dinleyerek ilerliyordum.
Acaba neyle karşılaşacağım, nasıl bir güzellik beni bekliyor? Bu soruların cevabını ararken tepeye tırmanıverdiğimi gördüm. Şimdi vadinin arasında kendi güzelliğine sarılmış bir şehir beni bekliyordu. Kiremit çatılı, ahşap cumbalı, beyaz badanalı ilk evleri gördüğümde kalbimde hoşluk oluştu. Bir şehir tüm güzelliğiyle nasıl böyle birbirine benzeyebilirdi?
Karaçam, sarıçam, köknar, meşe yeşile bezemişti şehri. Beyaz ve yeşil birbirini tamamlıyor ve ziyaretçisine görsel bir şölen sunuyordu. Ruha iyi gelen şey sadece manzara mıydı? Göynük’e elbette haksızlık etmek istemem. Bu alim Akşemseddin Hazretleri’nin kesme taştan yapılmış, altıgen planlı, kubbeli türbesi de şehrin göbeğindeydi. Huşu içinde kapısından girip duaya durdum. Bu büyük isim İstanbul’un manevi fethine yardım etmişti. Baş ucunda duran asası da izledikçe insanın başka alemlere götürüyordu. Her an kapısından gidip duaya duran insanları gördükçe nasıl bir sevgiyle ve saygıyla hürmet edildiğine şahit oldum. Ben de aynı saygıyla türbeden çıktım. Türbenin hemen yanında Gazi Süleyman Paşa Camii vardı. Erken dönem Osmanlı eserlerinden olan bu camii birkaç defa tahrip olmasına rağmen manevi iklimiyle insanı başka alemlere götürüyordu.
Göynük sadece içinde gezip dolaşılacak değil aynı zamanda tepeden izlenecek bir yerdi. Bunun için cami karşısındaki köprüden geçip kıvrımlı yolları tırmandım. Zafer Kulesi’ne varmıştım. Çepeçevre bir estetik her yeri sarmıştı. Ne yöne dönsem güzel evleri ne yöne dönsem tarihin izlerini görüyordum. Önünde bulunduğum Zafer Kulesi de yeni dönem Türkiye’nin tarih şahitlerinden biriydi. Kurtuluş Savaşı’nın başarılarını ebedileştirmek için Cumhuriyet dönemi ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından yaptırılmıştı. Şehrin simgesi haline gelen kule gelen her ziyaretçiyi kendisine çağırıyordu.
Ağır adımlarla kuleden indiğimde her yeri her şeyi görme ve anlama isteği içimden hiç gitmiyordu. Göynük’ün insana iyi gelen çok yönü vardı. Sadece şehri değil göllerini de gezebilirsin demişlerdi. Ben de Çubuk gölüne gidebildim. Ülkemizin sıcak günlerinde serin esintisi içimi üşütmüştü. Gölün doğallığı sürüler haline gezintileri ve kıyıda köşede birkaç kampçının balık tutması güzel izlenimlerdendi. İskelede son bir kez fotoğraf çekip ormanın içindeki dar yola girdim.
Göynük bana çok şey söyledi. Bende olanların bir kısmını dile getirdim. Göynük ben de çok iz bıraktı bende olanların bir kısmını ilettim. Göynük bana çok şey hissettirdi. Ben de olanların bir kısmını aktardım. Akşam güneşi tepeyi aşarken ben de son kez tepede durup Göynük’e el salladım. Elveda Göynük. Şimdilik…
Göynük için: Göynük’ü her yönüyle görmelisin, Akşemseddin Hazretleri’nin türbesine mutlaka uğra, Cami önündeki kitapevinden alışveriş yap, keşli cevizli erişte ve etli yaprak sarmayı yemelisin, her yanından gürül gürül akan çeşmelerden su iç, Zafer Kulesi’ne çık.
Göynük’te şunlar da olsaydı: Göynük’te Akşemseddin Hazretleri için anma günleri yapılıyormuş lakin herkesin o süreçte gitme ihtimali yok. Akşemseddin Hazretleri’ni anlatan bir müze ve sürekli etkinlik takvimi düzenlenebilir. Yeni Göynük şehrin diğer ucunda yükseliyordu. Yükselmese olabilir miydi? diye düşündüm.