BİR GELENEK HİKAYESİ

İnsanoğlu ahir ömürde neler neler yaşıyor, kimlerle karşılaşıyor. Yaşadığı zaman diliminde sayısı bilinmez güzellik de kapısını çalıyor. Vakti zamanında Buldan’da Ali Rıza Ağabey ve annesiyle tanışmıştık. Dar sokaklar, cumbalı evler küçük konaklar derken bir dokuma tıkırtısı arasından gülümsemeyle bizi karşılayan Saime teyze hemen kim olduğumuzu sormuş. Ardından bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı var diyerek evine davet etmişti. Eh kırmadık. Hemen kapıdan içeri süzüldük. Ali Rıza ağabey işte o zaman karşıladı bizi. Samimi bir sohbetin sonunda bir dostluk köprüsü kuruldu. İşte o dostluğun akıbeti sürdü geldi, bir davetiye ile taçlandı.

Ağabey bize düğün cemiyetim var diyerek davetiye gönderdi. Nasipse katılırız, diye eşimle ifade ettik. Bir acı kahvenin kırk yıl hatrı var sözünü boşa çıkarmamak gerekti.

Ağustosun son demlerinde yola revan olduk. Akşam güneşi tepeden batmak üzereydi. Kadim Buldan kentine adım atmıştım. Beni yine aynı sıcaklıkla karşıladı. Ali Rıza Ağabey bir düğün olsun ki o da kültürden gelenekten uzak olmasın, hayalimi de böyle gerçekleştireyim demişti. Bakalım öyle miydi?

Davetiye üzerinde mekân olarak Serdar Konağı yazıyordu. Daha önce mekânı merak edip incelemiştim. Serdarlar Konağı’nın tarihçesi şöyleydi: 1848 yılında inşa edilmiş. Geleneğin izlerini her yerinde barındırıyor. Abbas Camii’nin hemen üst tarafında. Osmanlı’dan günümüze ayakta. Arabayı park edip konağa doğru yürüdüm. Epey kalabalık vardı. Konak bahçesinden nağmeler kulağıma geliyordu. Yoğun gürültülü düğünlerden değildi bu. İlahiler, ezgiler dualar birbirine karışacaktı. Ben o geniş bahçeye vardım. Hemen Ali Rıza Ağabey’le sarıldık. Mutluluk gözlerinden okunuyordu. Kahvenin hakkını da hatrını da teslim ettik. Saime teyzemizin elini öpmeyi de unutmadım. Kalabalığı daha da uzatmamak için bahçeye yöneldim. Hemen bir el yemek ikramı için arka tarafı işaret etti. Konağın diğer kapısından eski evlerin iki sıra dizildiği dar sokağa çıktık. Buradaki manzara çok hoştu. Dar sokağın iki tarafına bütün masaları birleştirerek dizmişler. Gelen misafirler boş bulunan yere geçiyor ve orada hemen karşısındaki kişiyle tanışıyor ve sohbet ediyordu. Bu arada ikramların taşınma şekli de ilginçti. Tabildotlar üst üste konulup hızlıca masalara getiriliyordu. Bir ara sekiz tane üst üste tabildot saydım. Dikkat isteyen bir taşıma şekliydi bu. Yemekler nihayet geldi. Kuru dolma, kuru fasulye, çorba ve turşu vardı. Geçmişte düğün ikramları böyleymiş. Geleneğin izlerini bu düğünde bulmayı umuyordum. Yanılmadım. Kuru dolma şimdilerde zahmetli diye genel olarak pilav ikram ediliyormuş. Kaşıklamaya başladım. Bir uyarı geldi. Keşkek sonradan sıcak sıcak gelecek diye belirttiler. Özellikle kuru dolmayı beğenerek yedim. Ardından sıcak keşkek geldi. Bizim Muğla keşkeğine pek benzemiyordu. Yatağan’da tavuk ezilmiş buğdayla karıştırılır. Tavuklu keşkek diyebiliriz. Buldan’da küçük küçük doğranmış etler keşkeğin içindeydi. Tam olarak keşkeğin dövüldüğü tadını alamadım. Belki de yanılıyor olabilirim. Lakin farklı ve lezzetli bir keşkek olduğunu da belirteyim.

Sokak ışıkları yanınca sanki zamanın içinde yolculuk yapmış gibiydim. İnsanlar ve kalabalık bir an gözlerimin önünden siliniverdi. Yalnız, sessiz ve o günün ruhunda yürüyordum. Bahçede çalan ezgi arkamda kaldı. Ali Rıza Ağabey ve değerli eşi nikah kıyılırken mutluydu. Daim olsun. İnsanlar hem tebessüm hem sohbetle konağın bahçesinde birbirine yaklaşıyordu. Ben ise düğünü ardımda bıraktım. Karanlık sokakları aşıp eski konaklara el sallayarak Buldan’a veda ettim.