Öyle bir haldeyim ki ne kendimi tanıyorum ne insanlar beni görüyor. Sadece dünden bana bakan bir fukara allamenin acınası bakışlarında biraz kendime geldim.
Zavallıyım ben, insanların acılarını bile göremiyorum. Çünkü hayatın merkezinde ben varım. Bir sala okunmuş mahallede. “Kimdir o?” diye merak ettim. Bizim Fatma teyze. Tanıdık yani. Çok eskiden elinden salçalı ekmeği yemişliğim var. İnkâr edemem, iyiliğini de gördüm lakin çok zaman geçip gitti. O yaşlandı, çöktü. Şimdi de salası okunuyor. Cenazesi ikindi vakti kalkacakmış. İçim sıkıldı bir an, o vakitte karşı kıyıda randevum var. Üsküdar’da. Geçmişimin izi cenaze namazına davet ediyor. Şu anım ise randevuna git diyor. Şu ana kandım ben. Randevuya gittim. Fatma teyze soğuk toprağa kondu bile. Aklımdan çoktan çıkardım onu, birkaç gün sonra oğluna -mazaretimi de belirterek- bir baş sağlığı dilerim.
Çok zaman geçmeden varıp geldim, beş dakika bir bardak meyve suyu içimi kadar zamandı. Kasvetli bir gündü. Soğuk cenaze evinin duvarlarında bir an kayboldum ama hızlı sıyrıldım. Fatma teyze işte, geride kaldı. Şimdi önümüze bakalım.
Sokağa taşınca bir fukara gördüm Kâmil’di bu. “Ne ara üstün başın yırtıldı Kâmil?” “Sorma ağabey, dün zengindim, bugün fakir, dün itibarlıydım, bugün kimsesiz. Dün şıktım, bugün ise pespaye bir haldeyim.” Uzaklaşmak istedim ama bakışları “Biraz yardım etsene.” der gibiydi. İçimden bir ses beni durdurdu. “Ben mi düşürdüm seni bu hale. Bak ben nasıl tırnaklarımı kazıyarak geldim buralara. Boynuma fuları takmak için çok emek verdim.” Parfüm kokularını ardımda bırakıp Kâmil’e başka kapılar gösterdim.
Bir haber geldi. “Kâmil ölmüş.” “Nasıl ölmüş yaa?” Daha iki gün önce önümde durup bana yardım eder misin der gibi bakıyordu. Kâmil ölemez ölmemeli. Ölmüş işte. Kâmil de soğuk toprağın altına gitti. Kim bilir o kimsesiz Kâmil’i kim gömdü. Ben onun cenazesine de gitmedim. Baş sağlığına da. Çünkü çoktan Uludağ’a kafa dinlemek için rezervasyon yaptırmıştım. Kâmil’e rahmetle.
Yaz geldi. Şimdi Amerika’dayım. İş görüşmelerim var. Chicago, Washington, New York koştukça koşuyorum. Notlar, planlar, rezervasyonlar… Hayatımın işi olmalı bu, bir ömür kurtulacağım. Artık daha zengin daha itibarlı olmak üzereyim. Mösyö Davut ahh nasıl sesleniyorlar. Daniel de diyebilirler bana, bu kadar itibara Davut banal kaldı.
Bir telefon geliyor. “Evladım deden ölmüş.” “Dedem mi! Ahh olamaz. Nasıl yani?” Kalp krizi işte, aniden kaybettik. Geleceksen bir gün daha bekletelim.” Durdum. Rezervasyonlar- cenaze- para- dua- itibar- namaz- gelecek- defin… Takılıp kaldım. Hadi bir şeyler söylesene evladım. Gelemem anne. Annem hıçkırarak telefonu kapadı. İçim sızlar gibi oldu ama bir anda unuttum. Yeni randevuya koştum.
Kısa süre sonra İstanbul’a döndüm. Havaalanında bir sürprizle karşılaştım. Babam! “Burada ne işin var?” Kızgın ve delici bakışlarla beni süzüyordu. Birden ürperdim. “Ahlaksız!” “Nasıl?” “Deden öldü. Vefasız! “Nasıl?” “Tüm çocukluğun onun elinde geçti. Terbiyesiz!” “Nasıl?” “O okuttu, seni buralara getirdi.” Yüzüm kızardı. Babam tükürdü. Başımı öne eğdim. “Bir daha yanıma gelme!” Kahroldum. Cümle havaalanı tavanında yankılanıyordu. Gün karardı. Olur mu demeyin güneş bile batar.
Çünkü her şeyin hafife alındığı çağın masalının kahramanı oldum ben!