İnsan, dost bildiğinin çelmesiyle düşer ve yaralanır. İnsan, dost bildiğinin arkadan böğrüne sapladığı bıçak darbesiyle yaralanır. İnsan; ailesinin, yakınlarının, dostlarının ilgisizliği ile yaralanır.
Yara kanar, acır, ağrı yapar. Yara canı yakar, uykuları böler, yüreği sızlatır. Ama zamanla akan kan durur, yara kabuk bağlar. Acı-ağrı hafifler, deri yenilenir, yara kabuğunu atar. Beden kendini sağaltır. Yara iyileşir.
Beden iyileşip acıyı unutur da ruh acıyı öyle kolay bırakmaz. Beden gibi kolay kabuk bağlamaz ruhun yarası. Beden gibi öyle kolay unutmaz.
Çünkü ruh biraz da acıdan beslenir ve zamanla acıyı sever. Acıyı seven ruh; bilir, anlar, algılar, olgunlaşır, tamamlanır. Sabrı ve şükrü öğrenir. Bunun içindir ki beden-ruh ilişkisinin farkında olanın, varlığının anlamını bilenin ruh yarası kolay kapanmaz.
Beden kendini sağaltır, yara iyileşir de ruh yarasının sağaltımı nasıl olacaktır? Ruh yarası hiç mi kapanmaz? Ya da bu yara nasıl iyileşir?
Yara, yaradır ve her türlü iyileşmelidir. Beden yarasının iyileşmesi birtakım tıbbi süreçler ile mümkündür. Ama ruh yarasının iyileşmesi, adı üstünde birtakım ruhî süreçlerin işletilmesiyle mümkündür.
Ruh yarasının iyileşmesi bir dua ile olur. Bu iyileşme bir dost desteği ile olur. Bu iyileşme bir tebessüm ile olur. Bu iyileşme affetmek ile olur. Bu iyileşme ulvi değerlerin iyileştirici gücünü keşfetmekle olur. Sevgiyle, aşkla olur. Çünkü aşk, inanç ve umut ruhu ayağa kaldıran güçtür.
Bu can bu tende oldukça, bu ten bu bedeni sardıkça, ruh da bu bedende kendine yuva buldukça yaralanmak mukadder. Darbeden kaçmak, yaralanmaktan kurtulmak mümkün değil.
Bir şekilde bedenimiz ya da ruhumuz yara alacak. Bizi yaralayan bıçak bazen karşımıza geçen mert düşmanın elinde bazen de arkamızdan sinsice yaklaşan dost görünümlü fırsatçıların elinde olacak. Bizi yaralayan bıçak bazen karşımıza dikilen kabadayının elinde bazen de uygun zamanı yakalamak için çalının arkasında saklanan korkağın elinde olacak.
Bedeni yaralanan, ruhu yaralanan beşer şifa aradıkça, iyileştikçe, acıya tahammülü öğrendikçe, iyileşmeyi başardıkça daha bir insan olacak. Yaraya baktıkça dostunu, düşmanını öğrenecek. Yaranın acısını duydukça acıyla gülümseyip "Hangimiz daha çok acıdı?" diyecek.
Yara izini gördükçe şükredecek. Bildiğine, öğrendiğine, olduğuna, olgunlaştığına şükredecek. "Varsın, gerisini yaralayanlar düşünsün." diyecek.
Yaralayanlara gelince. Onlar da vicdanlarının yarasını ne iyileştirecek, vicdanlarının acısını (azabını) hangi ilaç dindirecek, onu düşünsün.
Yara demişken şair ve yazar Güven Kemerkeya'nın "Yara İzi" şiiriyle bitirelim ki ruhumuzun acısına şifa olsun:
"İçimde bir yara gözlerin,
Adı anılmayan bir hastalığın habercisi gibi.
Gül izi dudaklarında kilitli şiirlerim,
Azat et kuşlarımı, bir ceylan geçidinde yağmalanacak hülyalarım.
Ahh dedirtir kurtuluşum olan adın dudaklarıma.
Bir ağrı düğümlenir merhamet boğazıma,
Biliyorum bu sızı hiç dinmeyecek...
Bir bebek ağlaması gibi gecenin koynunda,
Yıldızlar şahitlik etmeyecek ay tozu gülüşüne.
Rüyalarda okunmayacak adın yazılı şiirlerim.
Gamzelerinde kim bilir kaç şair daha yok olacak,
Hakkın yok şiirleri susturmaya!..
Saz telinde asılı kuş rüyalarını yakmaya
Hakkın yok biliyorsun.
Bilirim ahh olan, ah alan gözlerini,
Eyvah olan gözlerine, söz tutmuş mektuplarımdan bilirim.
Sana yazdığım, yazamadığım, söz tutup sustuğum
Yara izi mektuplar ulaşmayacak biliyorum.
Adı sen olan Züleyha'ya, Leyla'ya, Şirin'e, Arzu'ya, Aslı'ya
Ya da adı bilmem, sen olan o kıza.
Nice yaralar kanayacak bu girift bilinmezde
Adı ben olan Mecnun'un, Kerem'in, Kamber'in, Ferhat'ın, Yusuf'un şiirlerinde.
Yaralı şiirler bilirim içinde sen olan,
Tan aydınlığında, gün kızıllığında söylenen,
Adın yazılmamış türküler kanar bir ozanın dilinde.
Bu yarada kaç dervişin ahı var bilirim,
Kaç şairin eyvahı var onu da bilirim.
Dindir bu sızıyı, kana bulanmadan taze başaklar.
Çek ceylan ordusu gözlerini yoksa
Bu yara dinmeyecek ve bu şair asla susmayacak."