Kitaplardaki İdeal ile Hayatın Gerçeği Arasındaki Uçurum
(Sınıf defterine yazılmış kazanımlar gibiydi hayallerimiz: Kâğıt üzerinde eksiksiz, müfredata uygun, hedeflerle uyumlu… Ama sınıfın kapısından içeri girince çoğunun gerçek hayatta karşılığı olmadığını gördük.)
Eğitimle ilgili kitapları açınca her şey çok güzel görünür.
Her şey sistemlidir.
Her şey planlıdır.
Her şey bilimsel cümlelerle anlatılır.
Öğrenci merkezli eğitim…
Fırsat eşitliği…
Evde öğrenme desteği…
Teknolojinin eğitime katkısı…
Veli iş birliği…
Kazanım temelli öğretim…
Bireysel farklılıklar…
Sınıf yönetimi…
Kâğıt üzerinde hepsi doğrudur.
Ama sınıfın kapısından içeri girince başka bir ülkeye girersiniz.
Çünkü kitap başka şey anlatır, hayat başka şey yaşatır.
Kitapta yazar:
“Öğrenci merkezli eğitim uygulanmalıdır.”
Gerçekte olan şudur:
Sınıfta otuz altı öğrenci vardır.
Onu açtır.
Sekizi uykusuzdur.
Beşi telefondan kopamamaktadır.
Üçü evde kavga görmüştür.
İkisi hiçbir şeye inanmamaktadır.
Birinin aklı babasının işsizliğindedir.
Birinin derdi annesinin hastalığındadır.
Siz o sınıfta sadece “öğrenci merkezli eğitim” yapmazsınız.
Bazen açlığı, uykusuzluğu, ilgisizliği, yoksulluğu, öfkeyi, dağılmış aile düzenini, ekran bağımlılığını ve gelecek kaygısını aynı anda yönetmeye çalışırsınız.
Adı eğitimdir ama çoğu zaman yapılan şey, hayatta kalma merkezli öğretmenliktir.
Kitapta yazar:
“Velilerle güçlü iletişim kurulmalıdır.”
Gerçekte olan şudur:
Veli çocuğun defterini hayatında açmamıştır.
Ödevini takip etmemiştir.
Uyku düzenini kurmamıştır.
Telefon sınırı koymamıştır.
Derse hazırlığını sormamıştır.
Ama yazılıdan sonra ilk mesaj gelir:
“Hocam bizim çocuk niye 62 aldı?”
Çünkü bazı velilerde eğitim ilgisi, sınav sonucundan sonra başlar.
Çocuk çalışırken yoktur.
Eksik oluşurken yoktur.
Disiplin bozulurken yoktur.
Telefon elden düşmezken yoktur.
Ama not düşünce herkes eğitim uzmanı kesilir.
Oysa öğretmen çocuğun hayatında tek başına mucize yaratamaz.
Evde destek yoksa, okulda verilen emek yarım kalır.
Kitapta yazar:
“Evde öğrenme desteklenmelidir.”
Gerçekte olan şudur:
Evde çocuğa ders soracak kimse yoktur.
Bazı evlerde kitaplık yoktur.
Bazı evlerde çalışma masası yoktur.
Bazı evlerde sessizlik yoktur.
Bazı evlerde doğru düzgün zaman yoktur.
Bazı evlerde anne-babanın okur yazarlığı bile sınırlıdır.
Çocuk yalnızca matematiği, Türkçeyi, fen bilgisini değil; bazen doğru cümle kurmayı, kendini ifade etmeyi, sıra beklemeyi, dinlemeyi, itiraz etmeyi, özür dilemeyi, teşekkür etmeyi bile okulda öğrenmeye çalışır.
Sonra kitap der ki:
“Evde öğrenme desteklenmelidir.”
İyi de hangi evde?
Hangi imkânla?
Hangi bilinçle?
Hangi zamanla?
Hangi kültürel zeminle?
Kitapta yazar:
“Teknoloji eğitimde fırsattır.”
Gerçekte olan şudur:
Telefon çoğu zaman fırsat değil, sınıfın baş belasıdır.
Dikkati dağıtır.
Sabırsızlık üretir.
Bağımlılık yapar.
Okuma isteğini öldürür.
Derin düşünme becerisini zayıflatır.
Çocuğu kitap sayfasından koparıp reels akışına teslim eder.
Evet, teknoloji doğru kullanılırsa eğitim için imkândır.
Ama kontrolsüz teknoloji, çocuğun zihnini parçalayan bir gürültüye dönüşür.
Bugün birçok öğrencinin sorunu bilgiye ulaşamamak değil; bilgiye odaklanamamaktır.
Elinde telefon olan çocuk, çoğu zaman dünyaya açılmıyor; kendi dikkat dağınıklığının içine kapanıyor.
Kitapta yazar:
“Disiplin sınıf yönetimiyle sağlanır.”
Gerçekte olan şudur:
Disiplin bazen sınıfta değil, evde bitmiştir.
Çocuk sınır görmemiştir.
Beklemeyi öğrenmemiştir.
“Hayır” cevabına alışmamıştır.
Kuralı baskı sanmaktadır.
Uyarıyı hakaret saymaktadır.
Sorumluluğu öğretmenin görevi zannetmektedir.
Öğretmen matematik anlatmaya gelir; önce insan davranışıyla uğraşır.
Kalem getirmeyi, defter açmayı, söz kesmemeyi, başkasını dinlemeyi, sınıfta telefonla oynamamayı, arkadaşına saygı göstermeyi öğretmeye çalışır.
Yani öğretmen sadece öğretmenlik yapmaz.
Bazen ailenin koymadığı sınırı koyar.
Bazen toplumun vermediği terbiyeyi hatırlatır.
Bazen çocuğun ilk gerçek “hayır” cevabı olur.
Sonra buna sınıf yönetimi denir.
Hayır.
Bunun adı, evde başlaması gereken eğitimin okula yıkılmasıdır.
Kitapta yazar:
“Türkiye’de eğitim birliği vardır.”
Gerçekte olan şudur:
Müfredat aynıdır ama çocuklar aynı ülkede yaşamamaktadır.
Bir çocuk evinde kitaplık görür.
Bir çocuk evinde masa bile göremez.
Bir çocuk özel ders alır.
Bir çocuk YouTube’dan ücretsiz video arar.
Bir çocuk hafta sonu kursa gider.
Bir çocuk hafta sonu babasının yanında çalışır.
Bir çocuk sınava sessiz odasında hazırlanır.
Bir çocuk kardeş sesinin, televizyon gürültüsünün, ev kavgasının içinde soru çözmeye çalışır.
Sonra bu çocukların hepsi aynı sınava girer.
Eşit olan tek şey sınav kâğıdıdır.
Hayat eşit değildir.
Başlangıç çizgisi eşit değildir.
Ev ortamı eşit değildir.
Kültürel sermaye eşit değildir.
Ama sistem bunları görmez.
Sistem herkesi aynı sıraya dizer ve “başarı” der.
Kitapta yazar:
“Müfredat tüm öğrencilere uygundur.”
Gerçekte olan şudur:
Aynı müfredat; köy okuluna da, özel koleje de, taşımalı eğitime de, kalabalık sınıfa da, donanımlı okula da aynı şekilde dayatılır.
Sanki herkesin öğretmeni aynı.
Sanki herkesin sınıfı aynı.
Sanki herkesin ev desteği aynı.
Sanki herkesin interneti, kitabı, zamanı, ailesi, psikolojisi aynı.
Oysa eğitimde en büyük yalanlardan biri budur:
“Bütün çocuklara aynı şeyi verirsek adil oluruz.”
Hayır.
Adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir.
Adalet, herkesin ihtiyacını görmektir.
Ayağında ayakkabı olmayan çocukla koşu ayakkabısı olan çocuğu aynı piste çıkarıp “hadi yarışın” demek fırsat eşitliği değildir.
Bu sadece eşitsizliği sınav kâğıdıyla meşrulaştırmaktır.
Kitapta yazar:
“Ders kitabı temel kaynaktır.”
Gerçekte olan şudur:
Ders kitabı çoğu okulda sadece resmî evraktır.
Öğrenci okumaz.
Veli bakmaz.
Öğretmen yetiştirmeye çalışır.
Sistem kontrol etmiş gibi yapar.
Kitap vardır ama öğrenme yoktur.
Çünkü kitap tek başına öğretmez.
Okuma alışkanlığı yoksa, dikkat yoksa, tekrar yoksa, temel yoksa, merak yoksa, öğretmenin emeğiyle kitap arasında bağ kurulmazsa ders kitabı sadece çantada taşınan ağırlıktır.
Eğitim, kitabın dağıtılmasıyla değil; kitabın çocuğun zihninde karşılık bulmasıyla başlar.
Kitapta yazar:
“Öğrenci kazanımları adım adım inşa eder.”
Gerçekte olan şudur:
Çocuk daha dört işlemi oturtmadan problem çözmeye zorlanır.
Temel yoktur, bina dikilmektedir.
Kesir bilmeden denklem çözmesi beklenir.
Okuduğunu anlamadan paragraf sorusu çözmesi beklenir.
Çarpım tablosu oturmadan yeni nesil problem çözmesi beklenir.
Cümle kurmakta zorlanırken yorum yapması beklenir.
Sonra çocuk başarısız olunca “motivasyonu düşük” denir.
Belki de motivasyonu düşük değildir.
Belki zemin eksiktir.
Çünkü eğitimde her şey bir sıraya dayanır.
Tanım olmadan kavram olmaz.
Örnek olmadan beceri oluşmaz.
İşlem olmadan problem çözülmez.
Temel olmadan bina yükselmez.
Ama biz çoğu zaman temeli onarmak yerine binanın tepesine bayrak dikmeye çalışıyoruz.
Kitapta yazar:
“Okul çocuğun gelişim ortamıdır.”
Gerçekte olan şudur:
Bazı çocuklar okula gelişmeye değil, evdeki baskıdan kaçmaya gelir.
Kimi öğrenci için okul eğitim değil, sığınaktır.
Evde kavga vardır.
Evde yoksulluk vardır.
Evde ilgisizlik vardır.
Evde baskı vardır.
Evde yalnızlık vardır.
Çocuk sınıfa yalnızca öğrenci olarak gelmez.
Korkusuyla gelir.
Öfkesiyle gelir.
Açlığıyla gelir.
Uykusuzluğuyla gelir.
Sessizliğiyle gelir.
Yaralı tarafıyla gelir.
Öğretmen de karşısında yalnızca müfredat bekleyen bir öğrenci bulmaz.
Bazen korunmaya ihtiyacı olan bir çocuk bulur.
Bazen duyulmak isteyen bir genç bulur.
Bazen kendini göstermek için yanlış davranan bir öğrenci bulur.
Bazen evde kimsenin fark etmediği bir çocuğu fark eden ilk yetişkin olur.
İşte kitapların en az anlattığı yer burasıdır.
Sonuç şu:
Kitaplar ideal ülkeyi anlatıyor.
Biz ise gerçek Türkiye’yi yaşıyoruz.
Müfredat aynı.
Ders kitapları aynı.
Sınav aynı.
Kazanımlar aynı.
Resmî cümleler aynı.
Ama çocukların hayatı aynı değil.
Bir çocuğun başarısı yalnızca zekâsıyla açıklanamaz.
Bir öğrencinin başarısızlığı yalnızca tembelliğe bağlanamaz.
Bir öğretmenin sınıfta yaşadığı zorluk yalnızca yöntem eksikliğine indirgenemez.
Çünkü eğitim, yalnızca sınıfta olup biten bir şey değildir.
Eğitim; evin, sokağın, ekonominin, ailenin, kültürün, teknolojinin, yoksulluğun, disiplinin ve toplumun toplamıdır.
Öğretmen de bütün bu toplamın önünde tek başına duran kişidir.
O yüzden öğretmenlik sadece ders anlatmak değildir.
Öğretmenlik; kitaplarda yazan ideal cümlelerle, sınıfta yaşanan gerçek hayat arasındaki uçurumun üzerinde her gün yeniden köprü kurmaya çalışmaktır.
Ve çoğu zaman bu köprüyü tek başına kurmaktır.
Yarın 1 Mayıs.
1 Mayıs’ı yalnızca mavi yakalı emeğin günü olarak görürsek bugünün çalışma hayatını eksik okuruz. Bu çağda emek yalnızca fabrikada, atölyede, tarlada, inşaatta değildir.
Emek; sınıfta sesi kısılana kadar ders anlatan öğretmenin de emeğidir. Rehberlik odasında öğrencinin derdini dinleyen eğitimcinin de emeğidir. Sınıf defterine kazanım yazıp, sonra o kazanımı gerçek hayatın yoksulluğu, ilgisizliği, uykusuzluğu ve dağınıklığı içinde yaşatmaya çalışan öğretmenin de emeğidir.
Bu yüzden 1 Mayıs vesilesiyle yalnızca işçilerin değil; çocukların hayatına dokunan, ülkenin geleceğini her gün sınıfın içinde yeniden kurmaya çalışan bütün eğitim emekçilerinin de bayramını kutlamak gerekir.
Çünkü öğretmenlik sadece meslek değildir.
Öğretmenlik; toplumun bütün eksiklerinin sınıfta öğretmenin omzuna yüklenmiş hâlidir.
Ve buna rağmen hâlâ bir çocuğun gözünde ışık yakmaya çalışmaktır.
Başta eğitim emekçileri olmak üzere, emeğiyle hayatı ayakta tutan herkesin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.