Eskilere dair özlemini çektiğimiz ne çok şey var... Eski ilişkiler, o güzel komşuluklar, çıkar gözetmeyen dostluklar, bayram sabahlarının telaşı… Köy odaları, kıraathaneler, mahalle bakkalları…

Aslında sadece bakkalları değil, o bakkalların temsil ettiği “güven” duygusunu özlüyoruz. Her mahallede birer kale gibi duran o bakkallar, yıllar içerisinde yerini zincir marketlerin soğuk raflarına ve barkod seslerine bıraktı. Bazılarımız o boşluğu hemen fark etti, çoğumuz ise kolaylığın konforuna çoktan alıştı.

Bakkal bir babanın oğlu olarak, buraları her zaman hayatın merkezi olarak gördüm. Ama itiraf etmeliyim ki, zamanın hızı bunları herkes gibi bana da unutturdu. Derken bir gün önüme bir video düştü: İstanbul’un en eski semtlerinden Balat’ta, yıllara tanıklık eden bir yerin haberi… 65 yıl önce babası tarafından açılan ve bugün kızı tarafından işletilen bir bakkalın, daha doğrusu bir vasiyetin hikâyesi…

“Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.” düsturuyla esnaflık yapan bir babanın, çocuklarına bıraktığı en büyük miras şu nasihat olmuş: “Dürüst olacaksınız, güler yüzü eksik etmeyeceksiniz ve tartarken her zaman fazla tartacaksınız. Bu kapıdan kim girerse girsin, ne isterse istesin; kesinlikle boş çevirmeyeceksiniz.”

Kızı Necibe Batmaz, bugün hâlâ bu vasiyeti omuzlarında taşıyormuş. Zincir marketlere inat, o meşhur veresiye defterini tutmaya, kimseyi geri çevirmemeye devam ediyormuş. Bu haberi izleyince hemen oraya gitmeye karar verdim. Madem Ramazan alışverişi yapacaktık, neden bu değerleri yaşatan Balat Aile Kileri’nden yapmayalım?

Cumartesi sabahı erkenden Balat’ın temiz, huzurlu bir sokağında, Ferruh Kethüda Camii’nin hemen karşısındaki o mütevazı bakkalı kolayca buldum. Necibe Hanım yoktu, eşi İbrahim Bey karşıladı beni. İçeri girer girmez sanki bir komşusuymuşum gibi, “Hoş geldin, canım abicim.” dedi.

Şöyle bir etrafa bakındıktan sonra tanıştık. “Çay içelim, kahvaltı etmediyseniz kahvaltı söyleyeyim. Köşede çok iyi bir börekçimiz var.” dedi. Teşekkür edip alışverişe devam ettim. Güleryüzle ve ilgiyle sorularımı cevapladı, istediğim şeyleri verdi, bakliyatları itinayla tarttı.

Alışverişin sonunda ısrarla çay ve kahvaltı ikram etmek istediğini söyleyince, “Peki…” dedim. Üç-beş dakika sonra bir porsiyon börek ve çayla geri döndü.

Kahvaltıyla birlikte sohbet de koyulaştı. “Esnaflık kültürü ve mahalle bakkalları yaşatılmalı.” dedim. İbrahim Bey de “İnsan; ellili yaşlara doğru çok kazanmaktan, biriktirmekten, maddiyattan daha önemli şeyler olduğunu fark ediyor. Biz de her türlü zorluğa rağmen ayakta kalmaya, babamızın vasiyetini yerine getirmeye çalışıyoruz. Necibe, kırk yıldır bu bakkalda. Artık mahallenin ablası oldu. Ben de ona destek olmaya çalışıyorum.” dedi.

İçeriye müşteri girdikçe sohbetimize ara veriyorduk. İbrahim Bey, herkesle ilgileniyor, cümlelerini “canım benim” diye bitiriyordu. Gelip geçenle selamlaşıyordu.

“Bu kapıdan her gün yüzlerce insan giriyor. Her biri farklı yüzlerce insanla muhatap oluyoruz. Alışveriş yapan, yol soran, derdini anlatan, alışveriş yaparken yorum yapan yüzlerce farklı insan… Herkesten bir şeyler öğreniyoruz. Bu bakkal, bizim için aynı zamanda bir okul. Bu okullar kapanmamalı.” dedi.

“Haberlerin ya da internette yapılan paylaşımların size katkısı var mı?” diye sordum. “Maalesef…” dedi. “Sağ olsun, Bakan Bey güzel şeyler söyledi. Plaket verildi. Haberler yapıldı. Bunlar onore ediyor ama desteklemiyor. Bütün bunlar mahalle bakkallarını ayakta tutmaya yetmiyor.”

Bunları duyunca, “İyi ki gelmişim.” diye düşündüm. Haklıydı. Bizler beğenmeyi, paylaşmayı ve uzaktan uzağa “ne güzel” demeyi yeterli sanıyorduk. Oysa o kapıdan içeri girmeyi, o bakkaldan alışveriş yapmayı bir “borç” olarak görmüyorduk.

Kasanın sol tarafında asılı beş-altı anahtar vardı. Araç anahtarları vardı. Onları sordum. “Komşuların evlerinin, arabalarının anahtarları.” dedi. Böyle bir zamanda kim evinin/arabasının anahtarını mahalle bakkalına bırakır giderdi. Bunu duyunca “mahalle bakkalı”nın toplumsal yaşamdaki rolünü bir kez daha fark ettim. Gerçek güvenlik, kameralarda ve şifrelerde değil, insanın yüreğindeydi.

Güvenmek… Kendini güvende hissetmek… “Acaba”ları olmamak… Eli boş dönmemek…

İbrahim Bey, kanaatkâr ve vefakâr bir esnaftı. “Balat Aile Kileri’ni yaşatmaya kararlıyız. Ancak ürün yelpazemizi biraz değiştirmek zorunda kaldık. Gıdayı azalttık. Şükür, burası bize yetiyor. Amacımız daha fazla kazanmak olmadı hiçbir zaman. Çünkü ne kadar zenginleşirsek, kendimizden ve etrafımızdan o kadar uzaklaşıyoruz. Biz bu mahalleden ve komşularımızdan uzaklaşmak istemiyoruz.” dedi.

Balat Aile Kileri’nden çıkarken elimde poşetler, içimde Ramazan alışverişini buradan yapmanın huzuru vardı. Anladım ki; bakkalını kaybeden bir mahalle; vicdanını, hafızasını, güvenini ve okulunu da kaybediyordu.

Kaybetmeyelim, bari elimizdekileri yaşatalım.

18.02.2026