Bu ülkenin cesur insanlara ihtiyacı var.

Bir iş yaparken “Bana ne faydası/zararı olur?” diyen değil, “Vatana-millete ne faydası/zararı var?” diyen ve ikna olduğunda tereddüt etmeden icraata geçen yöneticilere ihtiyacı var.

Serçelere, güvercinlere değil şahinlere ihtiyacı var. Korkan, kollayan, tereddüt eden değil; cesurca kararlar alıp harekete geçebilenlere ihtiyacı var.

Çünkü sosyal ve kurumsal yapıların temelindeki çatırdama, çoğu zaman teknik yetersizliklerden değil, karakter aşınmasından kaynaklanıyor. Oysa başarı; yalnızca cesurların, risk alanların, şahsi ikbalini vazifesinin gerisine koyanların ve “eyvallahı olmayan”ların yakalayabileceği bir sonuçtur.

Çekinen, geri duran, ortamı kollayan değil; risk alabilen, inisiyatif kullanabilen, sağdan-soldan gelen çatlak seslere itibar etmeyenlere ihtiyacı var. Sosyal medya tepkilerine değil, vicdanının sesine kulak verenlere ihtiyaç var. İşin mahiyeti neyi gerektiriyorsa onu yapanlara ihtiyaç var.

Birilerini gönüllemeyi, koltuğunu sağlamlaştırmayı, kendini parlatmayı düşünmeden liyakat ve hakkaniyetle iş yapanlara ihtiyaç var. Hızlı karar/aksiyon alabilen, yeri geldiğinde masaya yumruğunu vurabilen ve sert tedbirlere başvurabilenlere ihtiyaç var.

Çünkü bugün dijital meydanlarda kopan fırtınalara göre yelken açanlar, güç odakları arasında bir o yana bir bu yana savrulanlar, çoğu kez rotasını kaybediyorlar. Oysa başarı; vitrin süsleyenlerin ve kollayanların değil, ateşten gömleği giymekten çekinmeyenlerin omuzlarında yükselir.

İşte bunun içindir ki korkak, pısırık, kollayan, gölgesinden korkan, yan çizen, risk alamayan, şirin görünmeye çalışan, yalakalık/dalkavukluk eden, “bakarız” diyen, şahsi hesapları olan insanlar sosyal ve kurumsal görevlerden uzak tutulmalıdır.

Çünkü böyleleri kolaylıkla yan çizer, sorumluluktan kaçar, risk almaktan korkar. Yalan söyler, vefasızlık eder, ihanet eder. Çünkü zayıf karakterler için etik ilkeler ve değerler değil, gücün kaynağı ve rüzgârın yönü esastır. Belirleyici olan meselenin/işin kendisine dair sonucudur.

Oysa cesur olan ihanet etmez. Her ne olursa olsun; inandığı yolda yürür, güvendiği insanın yanında olur, doğru olduğuna inandığı fikrin-projenin-kararın arkasında durur.

Taşlanmayı göze alır. Geri adım atmaz. Vefasızlık etmez. Sadakati güce değil, değerlere ve ilkeleredir. Onun için sadakatsizlik etmez. “Değerlendirelim!” demez, gereğini yapar.

Cesur yürek, başkalarının selameti için konfor alanını feda edebilen yürektir. Onlar bilirler ki sosyal ilişkilerde dürüstlük, iş hayatında adalet ancak cesaretle mümkündür.

Cesur insanlar, güce göre tavır/yön almazlar. Kalabalıktan yana değil, ilkelerden-değerlerden yana taraf olurlar. Bunun için de ihanet etmezler.

Cesur yüreklerin pusulası popülarite değil, doğruluktur. Konfor değil, hak ve hakkaniyettir. Karar ve uygulamalarında ölçü adalet ve liyakattir.

Bütün bunları başarabilmek cesaretle mümkündür. Çünkü bilmek ya da karar almak/vermek yetmez; başarabilmek için azim, kararlılık ve cesaret de gerekir. Elbette cesaret, tek başına hiçbir şey ifade etmez. Ancak unutmayalım ki, sahip olunan birçok bilgi ve yetenek de cesaret olmayınca hiçbir şey ifade etmiyor.

Tıpkı ömrünü savunma sanayiine vakfeden ve attığı temeller ile bir milletin kaderini değiştiren rahmetli Özdemir Bayraktar gibi. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan ve onun büyük mücadelesini anlatan belgeseli hepimiz izledik. Gördük ki o, sadece bir mühendislik mücadelesi değil, haysiyet mücadelesi de vermiş. Kimsenin inanmadığı, engellerin dağ gibi önünde durduğu, “Ne gerek var!” ve “Başaramazsınız.” seslerinin ayyuka çıktığı bir dönemde; “Bu teknoloji, bu vatana lazım.” diyen cesur bir yürek olmuş. İşte onun bu cesareti, bugün semalarımızda süzülen çelik kanatların motoru olmuş. Geldiğimiz noktada rahmetli Özdemir Bayraktar ve ailesi, taşlanmayı göze alan ama vatanının/milletinin istikbali için asla geri adım atmayan “şahin”ler ve cesur yürekler olarak tarihe geçmiştir. İstek, heyecan, emek ve mesleki birikim cesaretle harmanlandığında nelerin başarılabileceğini hepimiz gördük.

Bugünkü en büyük yanılgımız, “doğruyu söyleyenin dokuz köyden kovulduğu” korkusunun liyakatin önüne geçmesidir. En büyük sorunumuz da bu algının tüm cesaretimizi kırması ve bir gerçekliğe dönüşmesidir. Onun için bugün bize, o dokuz köyden kovulsa da onuncu köyü inşa edecek cesur yürekler lazım.

Sonuç olarak; cesaret bir mizaç meselesi değil, bir ahlak meselesidir. Ülkemizin şahlanışı; kendi ikbalini değil milletin istikbalini dert edinen, eğilmeyen, bükülmeyen ve “Ben buradayım!” diyebilen, gerektiğinde gözünü kırpmadan neşteri vurabilen o cesur iradelerin elinde yükselecektir.

Unutmayalım ki, dağ gibi yığılan sorunları çözme cesaretine sahip, liyakatli yöneticilere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

25.02.2026