Küresel Fırtınada Yön Bulmak;
Türkiye ne yapmalı ?
Eski dengelerin çözüldüğü bir dünyada,
Güç merkezleri hızla yer değiştiriyor,
Ekonomik rekabet sertleşiyor.
Enerji ve gıda güvenliği,
Ulusal güvenliğin ayrılmaz parçası haline geliyor.
Böyle bir dönemde,
Türkiye’nin küresel stratejisi,
Günü kurtaran refleks değil,
Uzun vadeli,
Çok katmanlı,
Çok derin olarak,
Akılcı bir vizyonla şekillenmek zorundadır.
Öncelikle ülkemiz,
Coğrafyasının sunduğu avantajı yeniden tanımlamalı.
Ülkemizin üç kıtanın kesişim noktada olması,
Stratejik bir sorumluluktur.
Bu konum,
Ülkemizi bir köprü olmakta çıkarıp,
Merkezi bir ülke haline getirme potansiyeli taşır.
Bunun için dış politika,
Tutarlı ve geleceği gören öngörüler olmalıdır.
Keskin savrulmalar yerine,
Dengeli,
Öngörülebilir,
Çök yönlü bir diploması anlayışı barındırmalıdır.
Batı ile ilişkileri rasyonel bir zeminde güçlendirilirken,
Doğu ile ekonomik ve siyasi iş birlikleri derinleşmelidir.
Kaos yaşanan dünya’da,
Taraf olmak yerine küresel dengeler için,
Sahada olmak gerekiyor.
Ülkemizde hep bunu yapmaya çalışıyor.
Denge kuran aktör olmak da elimizi güçlendiriyor.
Ekonomik alanda ise en kritik başlık üretimdir.
Tüketim modelli büyümemiz,
Artık sürdürülebilir değildir.
Yüksek katma değerli üretim modeline geçmek,
Teknolojik yatırımlar yapmak zorundayız.
Savunma sanayinde elde edilen başarıların benzeri;
Yazılım,
Yapay zeka,
Biyoteknoloji ,
Ve yeşil enerji gibi alanlara da yayılmalıdır.
Eğitim sistemi,
Bir dönüşümün temel taşı olarak,
Yeniden yapılandırılmalıdır.
Düşünce sistemine odaklı bir eğitim sistemine geçmek,
Bu dönüşümün temel taşı olarak yeniden yapılandırmak zorundayız.
Ezber değil,
Düşünce üreten bireyler yetiştirmeliyiz.
Enerji politikası da küresel stratejinin omurgasıdır.
Ülkemizin 3 kıtanın kesiştiği noktada olması,
Bu konjonktürü fırsata çevirebilir.
Ayrıca da yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması,
Enerji bağımlılığını azaltırken,
Aynı zamanda ekonomik istikrarı destekler.
Güneş ve rüzgar gibi kaynaklar,
Yalnızca çevresel değil,
Stratejik bir kazançtır.
Savaşlar artık topla tüfekle olmuyor.
Bilinçler üstüne oluyor.
Güvenlik politikalarında ise,
Klasik askeri anlayışın ötesine geçilmelidir.
Siber güvenlik,
Veri egemenliği
Ve yapay tehditler,
Yeni çağın gerçekleridir.
Ülkemiz bu alanlarda kapasitesini artırarak,
Sadece savunma değil,
Caydırıcılık gücünü de pekiştirmelidir.
Toplumsal bütünlük için,
Tüm bu stratejiler görünmeyen ama en hayatı unsurdur.
Adalet duygusunun zedelendiği,
Kurumlara güvenin sarsıldığı bir toplumda,
Hiçbir strateji başarılı olamaz.
Güvenin olmadığı yerde huzur da olamaz.
Hukukun üstünlüğü,
Şeffaflık ve liyakat ilkeleri güçlendirilmeden,
Küresel arenada başarı sağlanamaz.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde iki yol var.
Ya küresel dalgalanmaların sürüklendiği bir ülke olacak,
Ya da dalgaları okuyup yön tayin eden bir aktöre dönüşecek.
Bunun için cesur adımlar,
Akıllı adımlar atmak lazım.
Hep söylüyorum..
Günü değil,
Geleceği gören politikalar oluşturmalıyız.
Çünkü bu çağda güçlü olan değil,
Doğru strateji kuran kazanacaktır.
ABD-İran savaşının,
Hürmüz Boğazı krizi,
Enerji piyasasını etkiledi.
Hürmüz Boğazı, dünya jeopolitiğinde,
En kritik deniz geçitlerinden birisidir.
Basra körfezi ile,
Umman Körfezi’ni bir birine bağlayan,
Bu dar su yolu,
Özellikle enerji güvenliği açısından,
Hayati öneme sahiptir.
Burası enerji koridoru olarak,
Küresel petrol ticaretinin yaklaşık,
%20 ‘si bu boğazdan geçer.
Suudi Arabistan,
Irak,
Kuveyt,
Ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi üreticilerin,
Petrol ihracatındaki ana çıkış kapısıdır.
Bu durum boğazı,
Hem stratejik,
Hem de kırılgan yapıyor.
Burada yaşanacak bir kriz,
Petrol fiyatlarını hızla yükseltir.
Ve dünya ekonomisini doğrudan etkiler.
Bölgedeki herhangi bir çatışma,
Enerji arzını kesintiye uğratabilir.
Sonuç olarak;
Hürmüz boğazı sadece bölgesel değil,
Küresel bir ‘dar boğazdır’.
Buradaki istikrar,
Enerji fiyatlarından uluslararası ticarete kadar,
Geniş bir alanı etkiler.
Bu nedenle hem bölge ülkeleri,
Hem de küresel güçler için kritik bir alandır.
Hürmüz boğazı nasıl küresel enerji akışının kilidiyse,
Ülkemiz de benzer şekilde,
Doğu ile Batı arasındaki stratejik geçidin merkezidir.
Ayrıca da ülkemizin jeopolitiğini anlamak için,
Gözlerimizi İstanbul Boğazı,
Ve Çanakkale Boğazı üzerine çevirmek yeterlidir.
Bu iki dar su yolu,
Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayarak,
Sadece ticaretin değil,
Askeri dengelerinde belirleyici olur.
Tarih boyunca bu geçitlere hakim olan güç,
Bölgesel üstünlüğü de elinde tutmuştur.
Ancak ülkemizin ‘Hürmüz’ü’
Yalnızca boğazlardan ibaret değildir.
Asıl mesele bir köprü ülke olmanın getirdiği jeopolitiğidir.
Bir yerde Orta Doğu’nun enerji kaynakları,
Diğer tarafta Avrupa’nın tüketim gücü.
Ülkemiz bu iki dünya arasında bir geçiş hattı,
Bir denge noktasıdır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı ve TANAP gibi projeler,
Türkiye’yi sadece bir transit ülke değil,
Enerji güvenliğinin aktörlerinden biri haline getirmiştir.
Türkiye Jeopolitik konumundan dolayı,
Enerji koridorudur.
Nasıl ki ‘Hürmüz’de yaşanacak bir kriz,
Petrol fiyatlarını sarsarsa,
Ülkemizin etrafındaki istikrarsızlıklar da,
Küresel dengeleri etkileyebilir.
Süriye’de ki çatışmalar,
Karadeniz’deki gerilimler,
Ve Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti,
Türkiye’nin jeopolitik yükünü artıran başlıca başlıklardır.
Peki bu yük dezavantaj mı?
Yoksa fırsat mı?
Cevap;
Türkiye’nin bu konumu,nasıl yönettiğinde saklı.
Eğer Türkiye sadece coğrafyasının sunduğu pasif bir rol oynarsa,
Burnu krizden çıkmayabilir.
Ancak aktif bir diplomasi,
Güçlü bir ekonomi,
Ve dengeli bir dış politika ile bu konum,
Küresel ölçekte güç çarpanına dönüşebilir.